Cumhuriyetin Dili

“Türk toplumu, Tanzimattan beri kültür değiştirme gereği duymuş, yıllar süren bir bocalamadan sonra, Cumhuriyetle birlikte Batı Uygarlığı çizgisinde yer almıştır. Uygarlık evrensel bir bütünlük taşıdığına göre, bu değişme sırasında inanış, görüş ve anlayışla birlikte, Doğu Kültürü’nü oluşturan öğelerin hepsi de elbette bir sarsıntı geçirecekti,Önce edebiyat bu sarsıntıya uğradı. Divan edebiyatının değerlerinden kaside ve gazel kısa bir direnmeden sonra tarihe karıştı, Bu durgun Divan edebiyatının yerine Batı’nın yaşam ve istek dolu canlı edebiyatı, şiiri, romanı, öyküsü, tiyatrosu ve eleştirisi gelip yerleşti. Başlangıçta, bunların birçoğu toyca öykünmeler olmaktan ileri geçemedi. İlk ürünlerini hu nitelikte veren çağdaş Türk edebiyatı, çabucak dili, deyişi, bîçemi ve kapsamıyla ulusal kimlikleşmeye, değer kazanmaya ve yaratıya dönüş tu.”(!)

Bu yazının başlığını belleğimde, “Cemaat Harsından Cumhuriyet Ekinine” olarak tasarlamıştım. Arapça, eken biçen, ekip biçme ve hasat etme anlamlarına gelen “harras” sözcüğünden, ekin (kültür) karşılığı olarak “hars” sözcüğünü öneren ZiyaGökalp’in, Cumhuriyetin ilk yıllarında sevgiyle karsılana “günaydın” esenleme sözcüğüne karşı çıkışı takılı kalmış belleğimin bir köşesinde. Anımsadığıma göre Gökalp, karşı çıkmakla da kalmamış, dinsel / geleneksel herhangi bir çağrışım taşımayan “günaydın”ı önerenleri ve kullananları ayıplamış.

Ziya Gökalp 1876-1924 yıllan arasında yaşadığına göre, demek ki Gökalp’e gelinceye değin Osmanlı düşününde ve yazınında ekin kavramı yok. Devşirmeci ve dışalımcı olan Osmanlı kafası, Türkçenin / anadilinin olanaklarına kapılarını ve duyargalarını kapalı tutmuş. “Ulüvv-i himmetlerinden Türki şiir dimeye tenezzül itmeyüp, binazır Farisi eş’an vü Acemane güftarı vardır.” sözleriyle, Türkçe şiir yazmaya tenezzül etmeyerek eşi bulunmayan şiirlerini Farsça / Acemce yazdığı için Yavuz Selim’i öven Beyani’yi alkışlayan Osmanlı kafası;” Eğer Türkçe biliyorsanız,Yugoslavya’dan Çin’e değin gittiğiniz her yerde konaklayacak bir yer, doyunacak yiyecek bulmada hiçbir zorlukla karşılaşmazsınız.”(2) diye yazan ve Türkçenin bir dünya dili oluşunu vurgulayan New York Times yazarı ünlü gazeteci Sulzberger’i görmezden gelmiştir.

1932 Devrimi, yani Cumhuriyet, gerçekten bir aydınlanma, karanlıkları ışıklandırma devrimidir. Hele de bu bağlamda yazı ve dil devriminin öne alınarak, ışığın kafaların içine içine sıkılması, A.Toynbee’nin deyişiyle, gerçekten bir tansıktı r. “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temeli ekindir. Ekin, okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, uyanmak, aydınlanmak, düşünmek, zekayı eğitmektir. İnsanım diyebilenin bir özelliğidir çünkü ekin.”diyen Atatürk, yüzyıllardır birtakım inaklar, boşinanlar cangılında yolunu bulabileceğini söylüyor. Anadiliyle okuyup yazamayan, inandığı Tanrıya anadiliyle seslenmesi yasaklanan bir toplumun yaşamı anlamlandırmasının ve doğayı algılamasının olanaksızlığı bellidir. Bilindiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti, değişmez / dayatmalı, din / inanç kurulları ve kuralları üzerine değil, her türlü insansal değer yaratmalara ve anlamlandırmalara açık, bilim / us yasalarına göre tasar çizimlendirilmiştir.(3) Bundan amaç, bilimle inancı birbirinden ayırarak doğru kanallarda yüzdürmek; bilimi / ekini, inançla bilin, arasında oluşabilecek gelgitlerden korumaktır. Dr.Erdal Atabek’in deyişiyle, “İnançlı olmayı aydın olmakla bir tutan ve bilinçli olmayı inançlılık sayan…”(4) sakat ve sakıncalı anlayışların yolunu kesmektir. Devrim önderleri, ekinsel edinimleri, salt bireysel sorun çözücü / orunlandıncı olarak görmüyor; aynı zamanda siyasal, tutum sal, sanatsal, bilimsel alanlarda birikimlendirici, yönlendirici ve insanda / toplumda gelecek düşü, gelecek umudu, yaşama sevinci uyandırma ve bu bağlamda ulusal / bilimsel yaraltılara veri hazırlama ışık tutma kaynağı olarak alınılıyorlardı.

Atatürk’ün deyişiyle “cumhuriyet” terimi, 1923 Devriminin yapısal kimliğinde, Arap dilinde olduğu gibi cemaat, cemiyet, cemahir, cemahiriye vb. dinsel / inançsal dayatım kavramlarını değil, ekinsel / uygarsal derneşim ve örgenleşmeleri içeren çağcıl bir toplumbilim kavramıdır. Onun İçin cumhuriyet sözcüğünün scslctiminde vaizin avazı değil, bilincin bilimin tınısı duyumsamr.Isıklar içinde olsun, Dr.H.Göksel’in deyişiyle, din ile bilim her ne denli birlikte birer ekin öğesi olarak doğmuşlar ise de, doğar doğmaz biribirlcrinden ayrılmışlar, hiçbir zaman da bir daha bir araya gelmemişler, gelememişlerdir. 1876 Aydınlanma Devrimi’nden bu yana din de, bilim de var olmuş, konuşmuşlardır, ama son sözü hep bilim söylemiş, insanları / toplumları bilim örgenleştirmiş, örgütlemiş, bilim yönlendirmiştir. Aldığı eğitim ve dünya görüşü gereği, yaşam görüşünü genellikle dinden / inançtan yana koyan Prof.Dr.A.Fuat Başgil bile din ile bilim arasındaki sözkonusu örtüşümsüzlüğü görmüş ve şu sözlerle açıklamak durumunda kalmıştır: “Toplumbilimin ortaya koyduğu bir gerçektir ki, dinsel kural ve yasalar, insanlıkta olgucu / olumlu düşünce ve bilimselbilginîn gelişmesi ve ilerlemesiyle ters orantılıdır.Yani bilim ilerledikçe din geriler.”(5) Bu gerçeği gören Mustafa Kemal ve arkadaşları, “Arap, Acem ekin ve dillerinin dayatılmasıyla dilsel, ekinsel ve davranışsal birtakım özellikleri körelen, yok olmaya yüztutan bir toplumu, birer insan mühendisi, birer yonutçu uzluğuyla yeniden biçimlendirmek, ayağa kaldırmak için, içeriğini Atatürk devrim ve ilkelerinin oluşturduğu Cumhuriyet’i kurmuşlardı r. “(6)

Ne var ki, devrim önderlerinden sonra gelen kuşaklar bu gerçeği anlamakta zorlanmışlar, zorlandıkça da kolaya kaçmaya, Cumhuriyetin içeriğini kurcalamaya yönelmişlerdir. Dil ve Abece devrimine saldırıyı öne çıkararak,  sarılmışlardır. Toplantılarda biribirlerine birtakım dinsel tapınc nesneleri sunarak kucaklaşan ve “İhlas ile hatt-ı müstakim” eyleyen Cumhuriyet düşmanı, oluşturulan devrim kurumlarını birer birer kapatarak bugünlere gelinmiştir. Fakat hala elde ettikleriyle yetinmeyen, geniş karınlı dar kafalı siyasal kadrolar, Ulusal Bağımsızlık Savaşımı’nı bütün kazanımlarıyla yok etmeden geri duracağa benzemiyorlar.

Ama gücümüzü yitirmemeli, birtakım gel-geç olaylara, kişilerin davranışlarına aldanıp usumuzu peynir ekmekle yememeliyiz.29 Ekim 2003 gününden başlayarak, önümüzdeki daha nice seksen yıllar boyunca 80. yıldönümünü kutlayacağımız 1923 Aydınlanma Devrimi, adı üstünde, özenle tasarcizimlenmiş bir toplumsal / ulusal kirizmalama devrimidir. Töreden türeye ve yargıya, giyim kuşamdan tartı ve ölçüye, takvimden tarih ve teknikbilime, dilden diyanete ve bilim dallarına, yazıdan yöntem ve yönetime… Bütün siyasal, ekinsel/eğİtİmscl ve etiksel örgenlcşme/denıeşme alanlarını kapsamına alan uzun ve sonsuz erimli kirizmalama tasarısıdır. Sonsuz amacı: Yüzü Batı’ya dönük, bütün bilim, teknik, sanat, yazın dallarında yaratıcı erkeklere yürüyen; gelecek düşlemleri akağını bulmuş, gelecek umudu sonsuz; yaşama felsefesini kafa emeği ve göznuruyla özyaşamından üretmiş ve onu, anlatı / öğreti gücünü anadilinden alan, bol seçenekli alımlama boyutlarıyla yaşa ekinine dönüştürmüş, kurumlaştırmıs bir toplum / ulus olma ülküsüne adanmış yürüyüşleri durdurabilecek gücün henüz anasından doğduğuna ben inanmıyorum. Lütfen dost / düşman kimse de inanmasın…

Dili, yazısı, düşüncesi ve ülküsüyle Ulusal Bağımsızlık Savaşımı’nın kazanımı ve birikimi olan Cumhuriyet ile daha nice 80., 800. yıllara esenlikle!.,

(1) Agah Sim Lcvend, Türk Dili, Ocak 1971
(2) Bu sözü nereden not ettiğimi, kaynağını not almamışım, Türk Dili Dergisi okurlarından özür dilerim. A.D.
(3) tasarçizim sözcüğü, İngilizccdcki “design” a karşılık kullanılmıştır.
(4) Dr.Erdal Atabek, Cumhuriyet gazetesi, 5.8.2002
(5) Yazarın “Ana Hukuk l .cild. s.63-65 yapıtından.
(6) V.Velidedeoğlu, Cumhuriyet gazetesi, 22.8.1974

Ali Dündar
Türk Dili Dergisi – Sayı:99
http://www.turkdilidergisi.com/99/

Yorum Gönderin

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir