Türkçe’nin Yazılışı, Okunuşu

Eskişehir’e indim; Porsuk Çayı’nın orda, dükkânın adı “Lavash”. İstanbul, Beşiktaş yokuşunda kebapçı olmuş “Dönerchi”. Allah Allah, bunu yazan zât-ı Avrupaî anlaşılan Batı dilinde “ch” nın “c” değil, “ç” okunduğunun da farkında değil. Ve tabii böyle gülünç (daha doğrusu acınacak) misâlleri artık sıkça görüyorsunuz. Sâdece aşağılık duygusundan, sömürge ruhluluktan mı, yoksa üstüne özenti sıvanmış bir kara câhillikten mi oluyor bunlar dersiniz? Sanmam; işin temelinde “millî eğitim”i 1946’dan beri güdümüne almış yabancı danışmanların (ve tabii onların yerli emir kullarının) kademeli oyunlarından biri yatıyor. Nasıl mı?

Kademeler şöyle:

1. Önce Türkçe ikiye bölündü (yanlış adlarıyla “Osmanlıca”, “Öz Türkçe”, geçen iki yazımda belirttiğim daha doğru adlarıyla “Eski Türkçe”, “Kök Türkçe” diye). Bilim terimleri, Atatürk’ün yolunda bir süre Kök Türkçe’den türetilip bu terimler ortaöğretime yerleşti. Ancak aynı terimleri evrenkentler pek kullanmadığı için tam bir teknik dili birliği oluşmadı. “Solcu” diye bilinen Öz Türkçeciler 1950-1980 arası tedrîcen ana gayeden uzaklaşıp Eski Türkçe’yi tasfiye yoluna girdiler. “Sağcı” diye bilinen Eski Türkçeciler ise bu tasfiyeciliğe aşırı bir tepki olarak bilim için Kök Türkçe’den türetilen terimlere dahî düşman oldular. (Bu konuları son iki yazımda etraflıca işledim). Oluşan boşluğa İngilizce bozuntusu (“Tarzanca”) lâflar hücum etti. İki tarafın da saplantılıları, artan “Anglomanlıca” tehlikesine pek aldırmadılar; birbirleriyle “Kelime mi, sözcük mü?”, “Millet mi, ulus mu?” diye kavga etmeyi sürdürüyorlardı.

2. İngilizce ile eğitim, önceleri yalnız fen dersleri olmak üzere ilk kez bir Türk okulunda (hem de Atatürk’ün tam tersi gayeyle kurduğu okulda) 1953’te başladı. Kısa sürede bu, devletin birçok okullarına, sonra özel ve cemaatlerinkine bulaştırıldı. 1960’ta gene dış telkinle ilk kurulan İngilizce dilli Türk evrenkentini zamanla birçok yenileri tâkip etti. Bunlarda yalnız fen değil, tüm dersler İngilizce oldu (tarih, edebiyat dâhil). Kamuoyu toptan aldatıldı (Bkz. O.S, “Bye Bye Türkçe” kitabı (Otopsi Yayınları, İst., 25.baskı 2005).

3. 1990’larda “Tarzanca” ile eğitim ilkokullara, anaokullarına kadar indirildi. (Bir ülkenin dilini yok etmenin temel yöntemi).

4. Bir yandan da Türk yazısını bozmak (sonra yok etmek) faaliyetleri yürütülüyordu. 1980 darbesinde, birden Türk yazısındaki inceltme işaretleri (^) kalktı. Tabii bu, “Eski Türkçe” sözcükleri yazılamaz hâle getiriyor, Türkçe’ye de büyük bir karışıklık darbesi vuruyordu. (Örn. “hala” “hâlâ”, “kar” “kâr” ikililerindeki gibi.) İşin garibi, tasfiyeciliğe karşı olanlar dâhil “sağ”lı, “sol”lu basın-yayın bunu uyguladı. Kimin başlattığına gelince, iki taraf ta birbirinin üstüne atıyordu. Demek ki, hiçbirinden değil, olay gene yabancı danışmanlardan (yâni “güdücü”lerden) kaynaklanmıştı. [Sanırım aynı sıralarda, okullarda da Türkçe yazım kuralları öğretilmez oldu. Zâten edebiyat (ve târih) dersleri de azaltılıp duruyordu].

5. Atatürk’ün yeni Türkçe yazısı tüm dünyanın imrendiği, bütünüyle diline tam uyan, okunduğu gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan bir yazıdır. Herkes bu yazıyı birkaç haftada öğrenebilir. İlk defâ karşınıza çıkan bir kelimenin nasıl okunacağı, nasıl yazılacağı diye bir sorun yoktur. “Harf harf söyle” diye sorulmaz. Batı dillerinde, özellikle şu imlâsı tam bozuk “Tarzanca”da ise, biri “Adım Smith” dese, öbürü hemen, “spell it” (harfle) der. Ne gülünç; halbuki “Smith”, Türkçe’deki “Mehmet” kadar yaygın bir isim. Türkçe’nin ve yazısının bilgisayar ve bilim için en uygun dil ve yazı olduğu hakkında ise Batılılar da artık yazılar yazıyorlar.
Dili İngilizce olan okullarda çocuklara okuma yazma öğretmek çok zordur. Her sözcüğün okunuşunu yazılışını çocuk ezberleyecek. Kural kaide yok. Nitekim ABD basınına göre orada liseyi bitirenlerin yüzde 60’ı kendi dili İngilizce’yi dosdoğru okuyup yazamıyor. Türkçe’de ise yakın zamana kadar çocuklar heceleme yöntemiyle ve Türkçe’nin güzel kuralları sâyesinde her şeyi hemen okuyabilir, yazabilir konuma ilk yılda gelirlerdi. Derken, Türkçe’yi yok edip yerine 250 kelimelik köle dili İngilizce’yi koymak ana planına uygun olarak, yabancı danışmanların güdümüyle okullarımızda Türkçe okumak yazmak öğretimi yöntemi değiştirilip kelime kelime, her birisinin görüntüsünü ezberleme yöntemi kondu. Sonuçta evrenkentli gençlerin bile imlâsı bozuldu (e-postalarda sık sık görüyoruz). Tabii buradaki dış güdüm gayesi, aslında sâdece İngilizce okumayı öğretmek, Türkçe’yi toptan yok etmek. Ayrıca ilkokulda Türk alfabesi öğretirken “w”, “q”yu da katıyorlar.
Yukarıda, bir dizi abuk sabuk, mantıksız gibi görünen olayların, yapılanların arasında nasıl bir temel bağıntı, nasıl bir düşman hedefine doğru adım adım yürüyüş olduğunu göstermeye çalıştık. Umarım durum belirginleşmiştir.

Şimdi Türkçe’nin yazısı konusundaki ilkelerimizi şöyle sıralayabiliriz:

a. Türk yazısında inceltme (^) işaretleri herkes tarafından mutlaka kullanılmalıdır. (Bilgisayarda onları koymak da çok kolay.) Yazarlar, çıkacak yazılarında koydukları inceltme işaretlerinin aynen baskıda da olması için yayınevine, gazete, dergi idâresine (bizim yaptığımız gibi) ısrar etmeli.
b. Okullarda okuma yazma tekrar bizim usul heceleme yöntemiyle öğretilmeli. Türkçe’nin dilbilgisi, ses uyumları, terim türetme kuralları eskiden olduğu gibi çok iyi öğretilmeli.
c. Türk edebiyatı (her dönemdeki) ve târihi dersleri yeniden ihyâ edilip 1980’e kadar olduğu şekle ve miktara rücû etmeli; tarih derslerinde Türk kültür tarihine verilen yer de artırılmalı.
Tabii bütün bunların olabilmesi için her düzeydeki eğitimi düzenleyen devlet kuruluşları artık kesinkes yabancı “danışman”lar hâkimiyet ve güdümünden kurtarılmalı. Türk gençliğinin, dolayısıyla milletinin geleceğini, kaderini gizli, açık düşmanlar değil, Türk milletinin öz vatansever evlâtları belirleyecektir.

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu
19.06.2005

Türkçeyi Londra da Konuşmak

Öz yurdunun dışında, ülkeye ve dile gönül veren insanlarla birlikte iken, bir dili konuştuğunuzda, özlem bir ölçüde azalıyor nedense. Bu anlamda dilin ayrımlı işlevlerinden de söz etmek yanlış olmasa gerek. Düşünmek için bile herhangi bir dile gereksinim duyduğumuz, her nedense çok kimsece bilinmez. Dilin yalnızca ağızdan çıkıp dışarıya dökülebildiği zamanlar var olduğu sanılır. Ana dilinin dışında ikinci bir dili konuşabilen insanlar daha iyi bilir bunu. Başka dilde düşünmek, sıkça başa gelen bir durumdur, birden fazla dil bilenler için.

İletişim evreninde dilin farklı işlevlerini irdelerken ortaya çıkan satır başlıklarını, paragraflara bölerek özetlemeye çalıştığımız düşsel yazılarımızı sürdürüyoruz.

İngiltere de geçen hafta dostlarla birlikte olduk. Ara sıra Türkiye ye gelseler de çok uzun yıllardır orada çalışan ve yaşayan Türk dostlarla.. Çevrelerine yabancılaşmış insanların bolca yaşadığı bir yer orası da. Alışılagelmiş standart karşılaşma sözcükleri ile sınırlı kalan, birbirlerinin dünyalarına girmeyen, başlıca yaşam biçimleri olan düzenli ve uzun çalışma, ve de yılda bir kez tatil yapma dışında çok fazla ayrımları olmayan gelişmiş (!) bir toplum var kısacası İngiltere’de de. Kalabalıklar içinde yapayalnız bireylerin kendi adacıklarında özgür yaşadığı tipik bir Avrupa ülkesi yani.

Yaşadıkları ülke televizyonunda, ülkemiz sporcularının, müzik ve bilim adamlarımızın, uluslar arası başarı haberlerini görünce, kendilerini tutamayıp ağladıklarını anlattılar. Uzun yıllardır ülke dışındalar. Çoğu çifte pasaport sahibi. Artık bulundukları ülkede de bir futbol takımı var tuttukları. ‘Kültür Şoku’nu atlatalı uzun yıllar olmuş sözün kısası. Ama Türkiye den gidenlerle birlikte olmak, Türkçe konuşmak, halâ pek çok hoşlandıkları bir etkinlik onlar için. Tanımlayamadıkları, anlatmalarını istediğimde çok da başarılı olamadıkları duygusal betimlemeleri, bu tür etkinliklerde gözle görülür, elle tutulur bir hale dönüşüveriyor neredeyse. Üzerindeki burukluğun hiçbir zaman tam olarak yok olmadığı doğum günleri, sünnet törenleri ya da nişan, düğün gibi mutlu anların yaşandığı toplantılar, her zaman Türkçe diyalog ve şarkılar eşliğinde, lakin hep bir yerlerden uzakta yapılıyor sanki.

Türkiye’de yaşayan “Yabancı”larda da sezmiştim daha önce, paylaştıkları benzer duyguları. Yalnızca Türkçe ile ilgili, ya da bize özgü değil yani konu. Yanılmıyorsam 1986 yılından bu yana Türkiye de çeşitli gazetelerde köşe yazıları yazan, içimizden biri haline gelmiş Andrew Finkel’i, Kumkapı’da İngiliz arkadaşlarıyla bir yemekte gözlemleme fırsatı bulmuştum. Ve şaşırmıştım. Ya da ilginç gelmişti diyeyim. Orada da, onlardan biri gibiydi. Özlem gideriyordu. Yurt özlemi su yüzüne çıkmıştı sanki. Masada yalnızca İngilizce konuşuluyordu.

Düşünebilmenin ön koşulu, herhangi bir dili bilmektir. Sağlıklı düşünebilmek ise, dili iyi bilmekle olasıdır. Dilin, başkalarıyla iletişim kurmak dışında, düşünmenin bir aracı olması, ana dilinde düşünmeyi sürdüren bireylerin yabancı ortamlardaki dirençlerinin artmasını sağlayıcı etki yapıyor. Bu yanı ile, neredeyse bir bireysel savunma mekanizmasına dönüşerek, kültür şokundan kaynaklanabilecek çöküntüyü önlüyor. Ancak öbür yandan da, içinde bulunulan ortama uyum sağlanması konusunda da ters etki yapan bir direnç niteliği sergiliyor. Bir başka biçimde söylersek, Londra’da Türkçe konuşmak, Türkiye’de Türkçe konuşmaktan ayrımlı etkiler yapıyor, konuşan üzerinde.

Yılmaz Ersöz
http://www.turkdilidergisi.com/98/ievren.htm

Gençler, iyi yetişin ve ülkenize hizmet edin…

Biz buraya samimiyet gördüğümüz için geliyoruz. Biz buraya güzel bir tabirle ihlas gördüğümüz için geliyoruz. Biz buraya bu güzel çocuklarımızı severek, onlarla büyüyerek, dünyayla el ele vermek için, barış, hoşgörü, diyalog, çatışma yerine kucaklaşmayı arzu eden bir idealin gerçekleştiğini gördüğümüz için geliyoruz. Hep bir adımla başladı bu yürüyüş ve muvaffak oldu. O yüzden o güzel insanlara milletim adına teşekkür borçluyum. Bu teşekkür milletimizedir.

Bu yarışmaya katılan 84 ülkenin 42’si geçtiğimiz günlerde beni ziyaret ettiler, bir kısmını Meclis’te de söylediler. Çok sevindik ve gözyaşları döktük. İftihar ettik. Orada da şunu söylemiştim. “Bu büyük yarışmaya hepimizin katkıda bulunması gerekir. Çünkü benim ülkemde Türkçenin kıymetini bilmeyenlerin sayısı artmaya başladı. Bir kuş öksürüğü kadar zarif, bir su şırıltısı kadar güzel ve ahenkli, dünyanın en güzel dillerinden birine sahibiz. Ama öyle bir eğitimin girdabından geçiyoruz ki on beş-yirmi kelime ile Türkçe konuşanların sayısı artmaya başladı. Veya argoyu Türkçe zannedenler çoğalmaya başladı. Veya kelimelerin, cümlelerin önünü yumruklayarak arkasını tekmeleyerek ortasını yamultarak konuşmaya başlayanların sayısı arttı. Bu hüzün verici bir olay. Türkçenin güzelliklerini yaşatmalı, büyütmeliyiz. En zengin kelime hazinesi ile onu konuşmalıyız, yazmalıyız, söylemeliyiz. Şarkımızla, folklorumuzla, okuma yazma dilimizle Türkçeyi, bütün zenginliğiyle, bütün haşmetiyle devam ettirmeliyiz.” Şimdi şu güzel yavruların söylediklerine bakınız… Düşünebiliyor musunuz Şili’den geldiler, Vietnam’dan geldiler, Güney Asya’dan geldiler, Güney Afrika’dan geldiler, Orta Asya’nın buzullarından geldiler, haritada kolay kolay yerini gösteremeyeceğiniz ülkelerden geldiler. Bu, muhteşem bir başarıdır. Akıl havsalanın almayacağı bir şeydir. Bu başarılmıştır. Bu çocukların hiçbirisi dublör kullanmıyor, kendileri geldiler, kendileri söylediler. Üç yıldır niçin geciktiğimi ben de bilmiyorum. Ama önümüzdeki olimpiyatlardan itibaren Türkçeye, Türkiye’ye, Türk milleti adına yapılan bu hayırlı işi milletimiz adına TBMM olarak ödüllendireceğiz. Önümüzdeki yıldan itibaren bu gençlerin her birine, kendi dalında başarılı olanların her birine milletim adına TBMM Özel Ödülü takdim edeceğiz.

O güzel insanlara teşekkür borçluyuz…

Değerli dostlar.. Yeri gelmişken söylemek istiyorum.. Çok güzel şarkılar söylendi, çok duygulu şiirler okundu, onların kompozisyonlarını dinleme imkanımız da olsaydı, sunumlarını dinleme imkanı bulabilseydik hepimizin çok seveceği, çok duygulanacağı şeyleri bizzat işitmiş olacaktık. Ama zaman buna müsait değil. Ben bu yarışmaya katılan her öğrencinin ödüllendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Bunu sadece 3’le 5’le sınırlarsak hepimiz üzülürüz. Biraz evvel şiir okuma yarışmasında ilk 3’e giremeyen; ama hepimizin tüylerini diken diken eden, bizi duygulandıran şiirleri düşününce 4., 5., 6. ve 10. adına hayıflandım ve üzüldüm. Bunların az veya çok Türkiye’ye geldikleri için, Türkçe konuştukları ve Türkiye’yi sevdikleri, Türkiye’yi sevda olarak kabul ettikleri için hepimiz ödül vermeliyiz. Hiçbirisinin gözü gözyaşına boğulmamalı, sevinerek, koşarak, kucaklaşarak Anadolu’nun hasretiyle ana yurtla ata yurdun hasretini birleştirerek Türkiye’den bizlere elveda demeli. Onları ödülsüz bırakmayalım, eksik olursa ben tamamlayacağım, siz tamamlayacaksınız.

Değerli dostlar.. Bakınız çok güzel bir tablo ile karşı karşıyayız. En az yedi-sekiz bin insan bu akşam bir arada. 10 bin de diyebilirsiniz. Gözümün alabildiği kadar, kum taneleri gibi tertemiz insanlar, pırıl pırıl insanlar bu akşam buradalar. Bakanlarımız vardı, milletvekillerimiz, siyasi partilerimizin genel başkanları, valiler, belediye başkanları, il genel meclisi başkanları var, ticaret odaları başkanları, vekilleri buradalar. Anadolu’nun 81 ilinden koşa koşa bu akşam bu heyecanı yaşamak için on binlerce insan geldi. Bizi buraya getiren nedir? Çok açık söylüyorum eskinin tabiri ile bu iş garazsız ve ivazsız bir iştir. Yani bunun karşılığında bir maddi çıkar yoktur. Hiç kimse siyasi çıkar beklemiyor. Öyle olsaydı Parlamento’da birbirlerine yan gözle bakanlar ezeli ve ebedi dost olarak yan yana oturur ve her şeyi alkışlar mıydı? Siyasi partilerin en güzel insanları burada. Biz buraya samimiyet gördüğümüz için geliyoruz. Biz buraya güzel bir tabirle ihlas gördüğümüz için geliyoruz. Biz buraya bu güzel çocuklarımızı severek, onlarla büyüyerek, dünyayla el ele vermek için, barış, hoşgörü, diyalog, çatışma yerine kucaklaşmayı arzu eden bir idealin gerçekleştiğini gördüğümüz için geliyoruz. Sağınıza solunuza bakın. Türkiye’nin yüz akı olan sanatçılarımız burada, gazetecilerimiz burada, yazarlarımız burada, siyasi partilerimiz burada, işadamlarımız burada, belediye başkanlarımız burada, ev hanımlarımız burada, sokakta işportacılık yapan tertemiz insanlarımız burada. Buraya gelmek için kimse para almadı. Buraya gelmek için herkes 24 saat uzak yoldan geldi. Sevinerek, gözleri ışıldayarak, parıldayarak geldi. Bizi buraya getiren bu çocukları da buraya getirendir.

Bizi birleştiren ve kucaklaştıran sevgi, gözyaşlarına boğan bu güzel duygularımızdır. Bunu başaranları kucaklamak, onları tebrik etmek istiyorum. Şu anda bu çocukların geldiği okullar dünyanın 100 ülkesinde 500’den fazla okullardır. Ben bunların pek çoğunu gördüm dostlar… Öyle bir gün geldi ki gözüm yaşlı tek başıma gittim, bazen 3 arkadaş bir araya geldik ve bunları ziyaret ettik, ama Allah’a hamd olsun Meclis Başkanı sıfatıyla parlamento başkanlarıyla, cumhurbaşkanlarıyla, başbakanlarıyla, büyükelçileriyle bizleri duygulandıran, yüreğimizi kabartan, bu güzellikleri göndere çekilen Türk bayrağıyla pırıl pırıl öğrencilerimizle kucaklayarak yaşıyoruz.

Değerli dostlar.. Hep bir adımla başladı bu yürüyüş ve muvaffak oldu. O yüzden o güzel insanlara milletim adına teşekkür borçluyum. Bu teşekkür milletimizedir. Bu milletin bir avucu burada. 81 ilden insanlar var burada. Tasarruf ettikleri 3-5 kuruşu bir araya getirdiler. Çok zengin değildi bunlar. Günlük nafakasını el emeğinden çıkaran insanlar biliyorum. Temizlik işinde çalışan insanlar biliyorum. Bağından üzüm toplayan insanları, buğdayından öşrünü kenara koyup kendi geleceğinde kullanmayıp, hizmetin içerisinde tüm dünyayı kucaklayacak bir eğitime gönül veren milyonları kastediyorum.

Şirketler kuruldu ve hiç bilmedikleri yerlere gittiler. Oralarda o ülkenin en güzel eğitim kurumlarını meydana getirdiler. İmtihanla çocuk almaya başladılar. Saint Petersburg’da bir Rus anneden duyduğumu size söylüyorum. “Çocuğumu bu okullara koymak için Putin’den bile torpil istiyorum.” demişti. ‘Çocuklarınızı niçin bu okula vermek istiyorsunuz?’ dediğimde “Çocuklarımıza sahip olmak istiyoruz. Biz anne ve babalar bu okula çocuğumuzu verirsek onları uyuşturucudan ve kötü işlerden kurtarmış olacağız. Bu okulda öyle öğretmenler var ki çocuklarımıza ağabeylik, öğretmenlik yapıyorlar. Bizimle arkadaşlık ediyorlar. Bizleri arkadaşları ve dostları olarak kabul ediyorlar. Ben çocuğumu okula verdikten sonra bana ‘annem’ diyen çocuğumu ilk kez kucakladım, ‘babam’ diyen çocuğumun alnından öptüm. Bir anne baba olarak bundan daha büyük bir şey olabilir mi?” cevabını aldım.

Türk okulları destan yazıyor, desteklemeliyiz

İllerinde toplanıp bir araya gelip küçük sermayeleri ile ta Mozambik’ten Madagaskar’a, Vietnam’dan Şili’ye kadar okul açma sevdası ile Anadolu’nun erenleri gibi yollara düşüp bu güzel eğitim kurumlarını o ülkelere de kazandıran, Türkiye’yi dostluk köprüleri haline getiren Anadolu’ma, milletime teşekkür ediyorum. Şu anda Manisa’mdan Sudan’ın Hartum’una okul açmak isteyen güzel insanlar var aramızda. Bir güzel okulu gemiye yükleyip Hartum’a gönderen tertemiz insanlar var içimizde. Bunlar olmayacak şey değil. Her şeyin maddileştiği bir dünyada yaşıyoruz. Herkesin ‘maaş kaç?’ dediği bir zamanda yaşıyoruz. Herkesin ‘cebime ne girecek?’ diye dolaştığı bir günde yaşıyoruz. Herkesin ihale peşinde koştuğu, birbirinin cebinden çok şeyi çalmaya başladığı bir zamanda yaşıyoruz. Böyle bir dünyada on kişi, yirmi kişi, elli kişi bir araya gelecek, haritada görmediği bir yeri dava edinecek. Çuvaş’a gidecek, Yakutistan’a gidecek.. Eksi 24 derece soğuk olduğu zaman ‘yaz geldi’ diye sevinecek insanların olduğu yerlere gidecek. Ve oralarda bu okullarda bu güzel çocuklar okuyacaklar. Gençler siz çok talihli insanlarsınız.. Siz çok iyi yetişin ve ülkenize hizmet edin, Tacikistan’a hizmet edin, Rusya’ya hizmet edin; ama Türkiye’yi, Türk kardeşlerinizi unutmayın…

Arnavutluk’ta savunma bakanıyla oturduk, konuşuyoruz. ‘Benim iki kızım da Turgut Özal’da okuyor.’ dedi. Recep Meydani ile konuşuyoruz. ‘Ben o okullarda fizik dersi verdim.’ dedi. Bu okula sığınanlar 96-97 banker faciasında birbirlerini baltayla kesen insanların olduğu bir zamanda bu okula kim girdiyse canını kurtardı. Elinde balta olan adamlar ‘Burası Türklerin okulu, burada güzel şeyler yapıyorlar. Burada bizim çocuklarımız okuyor.’ dediler. Bu bir destandır arkadaşlar. Bu destanı iyi bilelim. Bu yaşanmış bir destandır. En büyük iyiliği, en büyük kârı kazanacaktır.. Bu okullardaki öğretmenleri de unutmayın. Size bir misal vereceğim.. Biraz önce bir kızımız burada Nurullah Genç’in ‘Yağmur’ şiirini okudu. Şiir, Nurullah Genç’in bir yarışmada birincilik kazanan bir naatıdır. Peygamberimize övgü maksadıyla yazılmıştır. Ben bu şiiri belki 50 defa dinledim.. Hem de çok güzel okuyanlardan dinledim. Ama bu kızdan dinlediğim kadar hiçbiri beni etkilemedi.

Nereden geldi bu hanım kız? Moğolistan’dan. Belki de Ulan Bator’dan.. Nerede bu Moğolistan? Uçakla tek seferi yok. Onlar geldi de ben de ziyarete gideyim dedim. Önce haritadaki yerini bulayım dedim. Ya Çin ya Japonya’dan direkt seferler yok. Ulan Bator ve Moğolistan. Çok sevdiğim bir büyükelçi vardı. Benden rica etti, yakın bir yere gitmek istiyordu. Başbakanıma ya da ‘Abdullah Gül’e söylerseniz fena olmaz.’ dedi. Karar beklentisi aylar sürdü. Bir ay, iki ay, üç ay… Her gün bana geçerken bakıyor ben de ne demek istediğini anlıyorum. Bir gün şaka ediyorum.. “Yakın yer beklentisi içindesiniz; ama kulağıma seni üzecek bir yer geldi. Ulan Bator’a büyükelçi olacaksınız.” dedim. Elindeki çay bardağı düştü, gözlerinden yaş akmaya başladı. “Hayrola ne oldu?” dedim. “Ben oraya gidersem ölürüm.” dedi. “Ne yapacağım, nasıl kalacağım orada?” dedi. Büyükelçinin elinden bardağı düşüren, gidemem diye gözlerinden yaşlar düşüren bu yerden gelen bu kıza Türkiye’yi kim tanıttı? Yağmur şiirini o kızın eline kim tutuşturdu? En güzel şekline kim getirdi? Ben söyleyeyim: Anadolu’dan giden genç öğretmenlerimiz.

ODTÜ, Bilkent, Boğaziçi, Hacettepe mezunu, 21-22 yaşında yüzüne bakmaya doyamadığımız gencecik kızlarımız Moğolistan’ı bile yakın görüyorlar, Çuvaş’a, Vietnam’a, Japonya’ya gidiyorlar. Genç delikanlılar çok güzel bir hizmet için gidiyorlar. Bu öğretmenlerin bir sözü ile bitiriyorum konuşmamı. Bunu da Mehmet Sağlam’dan işitmiştim. Çok uzak bir yerdeki okulda pırıl pırıl bir genç kız. “Ne yapıyorsunuz?” ‘Öğretmenim efendim.’ “Nerden mezunsunuz?” ‘ODTÜ, Bilkent..’ “Ne zaman geldiniz?” ‘2 yıl önce.’ “Ailenizi özlemediniz mi? Türkiye’ye ne zaman dönmeyi düşünüyorsunuz?” Hepinizi o gençleri alkışlamaya davet ediyorum. Verdiği cevabı söylüyorum: “Biz buraya dönmek için gelmedik.”

Pırıl pırıl bir dünya, barış, huzur, sevgi ve gözyaşı dolu.. ama bir gün mutlaka gerçekleşecek. Bu sevgiyi büyütenlere, bu hizmete el ucu kadar yardımcı olanlara başından sonuna kadar teşekkür ediyoruz. Nice olimpiyatlarda, nice başarılarda öğrencilerimizle buluşmayı diliyoruz. Saygılar ve sevgiler sunuyoruz.

(*) Bu metin 17 Haziran Cumartesi akşamı gerçekleştirilen 4. Uluslararası Türkçe Olimpiyatı ödül töreninde TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın yaptığı konuşmanın kısaltılmış halidir.

Small, medium, large, extra large

Small, medium, large, extra large, hizmet geçmek, kendine zaman ayırmak,Türkçeyi katletmek üzerine.

Small, medium, large, extra large, hizmet geçmek, kendine zaman ayırmak, Türkçeyi katletmek üzerine.
Giysilerin beden ölçülerine göre üretilmesinde birtakım özel sözler kul­lanılır. Bu özel sözler kişinin beden ölçülerine uygun giysiler seçmesine yar­dımcı olur. Giysilerin birtakım ölçülerle adlandırılması ile ilgili olarak dili­mizde Türkçe ve yabancı kökenli epeyce kelime bulunmaktadır. Türkçe kö­kenli geniş, dar, uzun, küçük, orta, kısa gibi niteleyici sözler yanında parmak ve karış kelimeleriyle de uygun ölçüler bulunmaya çalışılır.

Bir karış uzun, iki parmak kısa gibi kullanımlarla sınırlandırılıp istenilen ölçü elde edilir. Ayrıca biraz daha büyük, biraz daha geniş veya biraz daha dar sözleri de ölçüleri be­lirler. Ancak bunlar giysilerin üretiminde, pazarlamasında, seçiminde birer te­rim değillerdir.

Cumhuriyet Dönemi boyunca bu genel sözlerden daha özel ve ölçünlü (standart) terimler üretilemediğinden batı dünyasının kullandığı özel sözler olduğu gibi alınmıştır. Bu gelişmede moda dünyasının etkisi inkâr edilemez. Önce Fransızcadan mini (mini), midi (midi), maksi (maxi), daha sonra özgün imlâlarını koruyarak İngilizceden small, medium, large terimleri beden ölçü­lerine göre giysilerin sınıflandırılmasında kullanılan başlıca terimler olarak Türkçede yerini bulmuştur. Large yanında ekstra (extra) large da dilimize gir­miştir. Bu tür sözleri yenileri izlemektedir. Arada bir kulağımıza İngilizce sayz (size) kelimesinin geldiğine de tanık oluyoruz. “Beden ölçülerinizi öğrenebilir miyim?” yerine “Sayzınızı alabilir miyim?” veya “Sayzınız kaç?” biçimindeki sözler de duyuluyor.

Çağdaşlaşma adına birtakım atılımlar yapılırken bu arada dilin zarar gör­düğü dikkatlerden kaçıyor. Yeri geldiğinde Türkçeci görünen her Türk ay­dın, Türkçenin aleyhine gelişen benzeri durumlarda sessiz kalıyor. Pek çok alanda ithal edilen malla birlikte gelen yabancı terimlerin hiç olmazsa bir­kaçını Türkçe olarak ifade etmek kimsenin aklına bile gelmiyor. Devletimizin ilgili kurumları, tekstil sanayiinin devleri de bu gidişten rahatsızlık duymu­yorlar. Her alanda sür’atle yabancılaşmaya doğru gidiliyor. İşte bu manzaraya rağmen bir de “Türkler Avrupa Birliğine girmek için gerekli şartları yerine getir­memişlerdir” deniyor.

Etek söz konusu olduğunda maksi, midi, mini, gömlek veya iç çamaşırı söz konusu olduğunda small, medium, large, extra large terimleriyle ölçüler be­lirleniyor. Ayakkabıda ise Fransızca olan numara sözünü kullanıyoruz. Bir za­manlar gömleklerde de numaralar kullanılırdı. 41 numara ayakkabı, 42 nu­mara gömlek. Ürünün seçiminde iki numara büyük, bir numara küçük gibi söz­lerle de ölçüler belirleniyor. Şapkada, pantolonda da numara geçerli. Kullan­dığımız diğer ürünlerin ölçüleri eskiden daha çok numara sözü ile anlatılırdı.

Bu terimler arasında Fransızca maksi (maxi), Türkçenin ses düzenine ve imlâsına uydurulmuş bir sözdür. Bu örneği bilinçli dönemde alınan yabancı kökenli kelimelerden biri olarak değerlendirebiliriz. Gene Fransızca midi, mini terimlerinde ise herhangi bir sorun yaşanmamıştır. Çünkü bu kelimelerin öz­gün biçimleri de mini, midi’dir. Bilinçsiz dönemde aldığımız terimlerde ise, Türkçenin ses düzeni ve imlâsı dikkate alınmamış ve İngilizce small, medium, large, extra large sözleri olduğu gibi gömleklerimize, kazaklarımıza, ceketleri­mize iliştirilmiştir.

Bugün bir firma, ürettikleri malları smol, (veya sımol), midyum, larç ekstra larç etiketleriyle satmaya kalksa, herhalde tepkiyle karşılaşır ve söz konusu fir­ma çağ dışılıkla suçlanır.

Extra large teriminin kısaltması XL’dır. Burada extra’yı temsil eden X, daha geniş, geniş üstü, geniş ötesi anlamlarındadır. Bizde aynı anlamda bir de Arapça battal terimi vardır. Daha çok battal boy diye geçen bu terim, gömlek, iç çamaşır veya entari için hâlâ kullanılmaktadır.

Cumhuriyet Dönemi boyunca, 70 yıl, dildeki Arapça ve Farsça kökenli kelimelere Türkçe karşılıklar aramakla geçti. Bu yolda aşırılığa gidildiği artık kabul görmüş bir gerçektir. Tabana inmiş şeref, vicdan, şart, iftihar gibi keli­melere de el attık. Yıllarca onur, bulunç, koşul, gurur gibi karşılıklardaki isabet­sizlik tartışıldı. Bu arada Türkçeye batı dillerinden giren yığınla kelime bir tehlike olarak görülmedi. Etmek ve olmak yardımcı fiillerine sarıldık. Fran­sızcadan ve İngilizceden aldığımız kelimeleri egale etmek, elimine etmek, entegre olmak, redakte etmek, garanti etmek, koordine etmek, sübvanse etmek, pasifize etmek, refüze etmek, konsantre olmak, deşifre etmek gibi yüzlerce örnekte olduğu gibi ya­bancı sözleri dile doldurduk. Böylece yeni bir anlaşma aracı yarattık. Bu kötü gidiş de dikkatleri çekmedi. Bununla çağdaşlaşmayı amaçlayanlar şimdi gö­ğüslerini gere gere bu örnekleri Avrupa Birliğine girmek için kanıt olarak gösterebilirler.

Maksi ve mini sözleriyle kökteş olan maksimum, minimum, asgarî ve azamî karşılığı olarak alındı. Azamî, asgarî sözlerinin Türkçelerini bulma zahmetine girilmedi. Bu örnekte de görüldüğü gibi biz gönüllü olarak, isteyerek batının sözlerini dile mal ettik. Kimse bizi bu yola zorlamadı. Bugünse gelinen du­rum çok daha vahim bir hâl almıştır. Fransızcadan aldığımız kart kelimesi ar­tık kart değil, cart diye yazılıyor. Cebimizdeki banka kartları bunun canlı ör­neğidir. Anlaşılan bu gidişle large yazacak ve larç okuyacağız. TV (ti vi) gibi örneklerde de aynı şeyi yapmıyor muyuz? Bu durumumuzu da Avrupa Birli­ğine girmek için örnek olarak gösterebiliriz.

Türkçe Sözlük’ün sayfaları arasına maksi, mini, midi dışında yukarıda say­dığımız ölçü birimleriyle ilgili kelimeler henüz alınmamış. Bu direnmeyi ne zamana kadar sürdürebileceğiz? Söz konusu sözleri Türkçe Sözlük, madde­leri arasına smol, larç imlâlarıyla alınabilecek mi? Böyle bir durum karşısında denebilir ki, “Bizde küçük, orta, geniş kelimeleri var. Bu İngilizce small, medium, large kelimelerine ihtiyacımız yok.” Düşünce doğru ama uygulama, düşün­düğümüz gibi yürümüyor. Söz konusu kelimeler yalnızca bir terim olarak da kalmıyor. Genel dile de giriyor. Dolayısıyla sözlüklerin bu tür kelimelere ve yarattığı anlam inceliklerine yer vermesi gerekir. Azıcık large olunuz (rahat an­lamında), O bu konularda oldukça large’dır (imanı geniş anlamında), Bayağı large davrandı (sınırlama koymadı anlamında) gibi örneklerin sık sık televizyonlarda kullanıldığına tanık oluyorum. Large’ın Türkçeye girdiğini ve çeşitli anlamlar kazandığını, ortak dile mal olduğunu bu durumda nasıl inkâr edelim. Belki bir süre sonra Türkçe Sözlük, bu kelimeye larç imlâsıyla yer verecektir.

Large sözü şarkılarda da yer aldı. Nil ismindeki hafif müzik sanatçısının söylediği bir şarkıda geçiyor: Onun aşkı bana extra large.

İçimizden biri çıkıp diyebilir ki “Bu ölçü birimlerini bütün dünya kulla­nıyor. Bizim bu terimlere Türkçe karşılıklar bulmamız boşuna gösteril­miş bir çaba olur. Kilo, santim, gram, küp, dekar gibi ölçü birimlerini batıdan aldı­ğımızda bir sakınca görülmedi de şimdi small, large, medium gibi terimler neden sorun ediliyor?” Bu karşı çıkışta haklılık payı bulunmakla birlikte bu­rada söz konusu ettiğimiz giysi ölçülerini karşılayan terimlerle kilo, gram, san­tim, küp, dekar’ın aynı özellikte, yaygınlıkta ve sıklıkta kullanılan terimler ol­madığı açıktır.

Hizmet geçmek

Basın dilinde haber geçmek diye bildiğimiz bir deyim var. “Çeşitli iletişim araçları kullanılarak bir yerden merkeze haber iletmek” anlamında kullanılır. Sözlüklerimizde de yer alan bu deyim aslında bir çeviri kelimedir. Dilimizde haber salmak, haber vermek, haber yollamak, haber göndermek, haber uçurmak gibi yakın anlamlı deyimlerimiz varken söz dağarcığımıza bir de haber geçmek ek­lenmiştir. Bunu da dil için bir kazanç sayalım. Ancak yollama, eski karşılığı ile irsal etme kavramını taşıyan geçmek fiili başka isimlere de getirilip kul­lanılmaktadır. Bunlardan biri hizmet geçmek. Bunu İHA’dan Fevzi Kahraman, 23.6.2002 günü, saat 9.10’da TRT’nin “Televizyon Gazetesi” adlı programın­da söyledi. Hizmet geçtik sözünü bir hizmette bulunduk ve bu hizmetimizi bildirdik anlamında kullanıldı. Deyimleri aslî kelimeleriyle kullanmayıp on­lara keyfî ve rastgele kelimeler getirmek bugün en çok yapılan dil hataların­dandır. Bunun da başlıca kaynağı okullarımızda verilen eğitimdir. Ders prog­ramlarımız dilin geliştirilmesi amacına uygun değildir. Öğrenci, kitap oku­maya yönlendirilmemektedir.

Kendine zaman ayırmak

Yakın dönemlerde çeviri yoluyla dilimize giren bir deyim de kendine za­man ayırmak’tır. ‘Take your time’ın çevirisi olan bu söz daha çok dizi filmlerde geçmektedir. Biraz da kendinize bakınız, kendinizi dinleyiniz, dinleniniz, isti­rahat ediniz, kendi canınıza acıyınız, yaşamaya bakınız gibi anlamlarda kulla­nılan bu deyim, anlatım zenginliğini engeller niteliktedir. Çok geçmeden ken­dine iyi bak (take care of) örneğinde olduğu gibi kendine zaman ayırmak deyimi de yaygınlaşacağa benziyor.
Türkçeyi katletmek

Türkçeyi katletmek dillerden düşmeyen ve ulu orta kullanılan bir sözdür. Yerinde kullanılmayan bir kelime veya yanlış bir telâffuz karşısında hemen “Türkçeyi katlettin” denir. Bu söz 22.6.2002 günü Hulki Cevizoğlu’nun ATV’de gece yarısından sonra ekrana gelen dille ilgili programında Nejat Muallimoğlu tarafından da kullanıldı. N. Muallimoğlu, Türk Dil Kurumun­dan söz ederken bu Kurumun Türkçeyi katlettiğini söylüyordu. O, bu katlet­me işinin eskiden de şimdi de yapıldığı görüşündeydi.

Her işte olduğu gibi aydınlarımız yeterince objektif olamıyorlar. Görülen olumsuzluklar örnekleriyle açıklanıp anlatılsa diyeceğim yok. Her dönemde Türk Dil Kurumunda Türkçe katledilmiş deyip işin içinden çıkmak ve bu yolda dinleyicileri yanıltmak ne kadar yanlış, ne kadar tutarsız bir iddia! Be­reket ki, Türkiye’de özel televizyonların verdiği haberlere, yaptığı yorumlara her zaman şüphe ile yaklaşılıyor. Türk Dil Kurumu ne eskiden ne de bugün Türkçeyi katletmek için bir çaba sarf etti. 35 yıllık meslek hayatımda ben böyle bir fiile tanık olmadım. Eksik bırakılan, yapılamayan işler oldu. Bunu kabul edebiliriz. İyi niyetlerle yapılan bazı düzenlemelerin zamanla yanlış olduğu söylense ona da katılırız. Aşırılığa gidildi denirse onu da tartışırız. Ama Nejat Muallimoğlu’nun toplum karşısında devletin bir kurumunu bu kadar ağır bir biçimde suçlaması gerçekten yakışık almadı. Kuruluşundan bu­güne kadar pek çok bilim adamı, öğretim üyesi, uzman Türk Dil Kurumunda Türkçeyi katletmekle mi meşgul oldular? Hiç mi olumlu işler yapılmadı? N. Muallimoğlu, çalışmalarında Türk Dil Kurumunun kaynak niteliğindeki eserlerinden yararlanmadı mı? Atasözleri ve deyimlerle ilgili kitabını yazarken Türk Dil Kurumunun yayınlarına başvurmadı mı? Eleştirilerimizde azıcık öl­çülü ve gerçekçi olmak zorundayız.

N. Muallimoğlu’nun son olarak yayımladığı Türkçe Bilen Aranıyor adlı kitabı bende var. 1999 tarihli bu kitabının pek çok bölümünü okumuştum. Alıntılarla epeyce hacimli bir kitap olmuş. Sık dizilmiş toplam 1090 sayfa. ATV’deki programdan sonra N. Muallimoğlu’nun kitabını tekrar açtım ve eskiden işaretlediğim sayfaları gözden geçirdim. Kitaba geçirilen gömlekte N. Muallimoğlu’nun çalışmalarını öven sözler yer alıyor. Aynı övgü sözleri 1091, 1092, 1093 numaralı sayfalarda da bulunuyor. Övgüde bulunanların çoğunu tanımadım. Türk Dili ile ilgili konuları, sorunları amatörce ele alan N. Muallimoğlu’nun bu kitabında objektif olmayan, duygusal yorumlar ve de­ğerlendirmeler var. Kitapta işaretlediğim tutarsızlıkları, yanlışları burada ver­memin imkânı yok. Yalnızca kitabın ”Önsöz”ünden bazı aktarmalar ya­parak yetineyim. Verilen örneklerde yazarın imlâsı aynen korunmuştur.

“TRT Genel başkanı, ondört, yirmi – beş yıldır, dört – beş haşarı çocuk, Türkçe’nin, Türkçe’leştirme, Türkiye’den devamlıca gönderilen kitap, araştır­manın mahassalası, Türkçe öğrenmeğe, dilin insan toplulukları içinde çeşitli vazifeleri var­dır, billurlaşmıştır, ferdi, bilhassa terkiplerle anlaşılmaz bir hâle getirilen Osman­lıca’nın bu tamlamalardan temizlenmesi, meyva, ilkel basit­liğe götüreceğini, Türk Dil Kurumu Türkçeyi gaspedercesine kendi zimme­tine geçirdi, tamamıyle, noktalama işa­retlerini doğru ve yerinde kullananda mı kalmadı?” vb.

“Önsöz”de dizgi hataları da var. İstistasız, katap, mesafa, İnglizce vb.

“Önsöz”de yer alan fikirlerden de bir iki cümle aktaralım. “Dili özleştir­mek, onu başlangıcına götürmektir ki, zamanın, gelişmeye olan tesirini inkâr etmek demektir. Bir çoçuk doğduğu zaman 5 kilo ağırlığındadır, büyüdüğü zaman tartılı­nca 55 kilo gelir. Beş kiloyu çocuğun özü olarak kabul edersek, elli kiloyu, et, ekmek, pırasa, ıspanak, lahana, kavun, karpuz olarak kabul edeceğiz. Bunları atmak, o ço­cuğu beş kiloya düşürmek mümkün müdür?”…

“Yüzlerce yıl öncesi aramıza katılmış, milliyetimizi kabul etmiş mektep kelimesi yerine Fransızca ecol’undan bozma okulu getirmekle ne kazandık? Hiçbir şey.”…

“Bizim dilcilik denen şeyden nasiplerini almamış zavallılar, ilkin o fosilleşmiş büyük ses uyumu denen kurala hayat üfleyerek dilimizin kötü konuşulan bir dil hâline gelmesinde büyük bir adım attıktan sonra, nispet ekini ve inceltmeli â’yı dilimizden kovdular.”…

“Beni bilhassa üzen ve düşündüren husus, Türkçenin kötü konuşulan kakafonik bir hâline getirilmesi karşısında akademik çevrelerden tıs çıkma­yışıdır”…

“Günümüzün gençlerine Türkçe öğretmeleri beklenen öğretmenler, profesörler, 1970’lerde ve 1980’lerde yetişmiş insanlar. Eski Türk Dil Kuru­mu onları “dilsiz” yetiştirdi”…

Bu tür anlatımlarla ön söz sürüp gidiyor.

Uygun bir zaman bulduğumda N. Muallimoğlu’nun Türkçe Bilen Aranı­yor adlı kitabında belirlediğim yanlışları, tutarsızlıkları, dayanaksız iddiaları bir makale hâlinde yazacağım. Sayın N. Muallimoğlu’nun, Türkçe Bilen Ara­nıyor adlı kitabının yeni baskısını yaparken bu yazımızı dikkate alacağını umarım.

Yanılma payı bile bırakmadan birtakım iddialar ortaya atarak konuşanlar veya bu iddialara dayalı kitap, makale yazanlar tarafsız ve objektif olmak zo­rundadır. Toplumun bir kesimini memnun etmek için ispatlanamayacak id­dialarda bulunmak sonuçta insanı zor duruma düşürür.

Doğru Yazalım Doğru Konuşalım

Prof. Dr. Hamza Zülfikar


http://www.tdk.org.tr/ham028.html

Prof. Dr. Hamza Zülfikar’ın Türk Dili dergisinde “Doğru Yazalım, Doğru Konuşalım” başlığı altında yayımlanan yazılarından alınmıştır.
Yayımlanan diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz: 
http://tdk.org.tr/dogrukonusalim.html