6. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları

Türk Telekom’un ana sponsorluğunda Bu yıl altıncısı gerçeleştirilecek olan geleneksel Uluslararası Türkçe Olimpiyatları 22 Mayıs’ta başlıyor. 110 farklı ülkeden yarışmacıların katılacağı Olimpiyat, 2 Haziran 2008 tarihinde sona erecek.

Haritada yerini bile bulamayacağım ülkelerden katılım var. Hoş benim coğrafyamda zayıftır. Her yıl daha çok ülkenin katılımı bizim itina ile katlettiğimiz dili daha değerli hale getiriyor.

6. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’na katılmak için başvuran ülkeler aşağıdaki gibi.

1. ABD  59. Kuzey İrlanda
2. Afganistan 60. Laos
3. Almanya 61. Letonya
4. Angola 62. Liberya
5. Arjantin 63. Litvanya
6. Arnavutluk  64. Macaristan
7. Avustralya 65. Madagaskar
8. Avusturya 66. Makedonya
9. Azerbaycan 67. Malavi
10. Azerbaycan Nahçıvan Ö.C. 68. Maldiv Adaları
11. Bangladeş 69. Malezya
12. Belarus 70. Mali
13. Belçika 71. Meksika
14. Benin 72. Mısır
15. Birleşik Arap Emirlikleri 73. Moğolistan
16. Bosna-Hersek 74. Moldova
17. Brezilya 75. Moritanya
18. Bulgaristan 76. Mozambik
19. Burkina Faso 77. Myanmar (Burma)
20. Cezayir 78. Nepal
21. Çad 79. Nijer
22. Çek Cumhuriyeti 80. Nijerya
23. Danimarka 81. Norveç
24. Endonezya 82. Orta Afrika Cumhuriyeti
25. Estonya 83. Özbekistan
26. Etiyopya 84. Pakistan
27. Fas 85. Papua Yeni Gine
28. Fildişi Sahili 86. Polonya
29. Filipinler 87. Portekiz
30. Finlandiya 88. R. F. Tataristan .C.
31. Fransa 89. Romanya
32. G. Kore 90. Rusya Federasyonu
33. Gana 91. Senegal
34. Gine 92. Sırbistan
35. Güney Afrika 93. Singapur
36. Gürcistan 94. Slovenya
37. Hindistan 95. Srilanka
38. Hollanda 96. Sudan
39. Irak 97. Suriye
40. İngiltere 98. Suudi Arabistan
41. İran 99. Şili
42. İskoçya  100. Tacikistan
43. İspanya 101. Tanzanya
44. İsveç 102. Tayland
45. İsviçre 103. Tayvan
46. İtalya 104. Togo
47. Japonya 105. Türkmenistan
48. Kamboçya 106. Uganda
49. Kamerun 107. Ukrayna
50. Kanada  108. Ürdün
51. Karadağ 109. Venezuella
52. Kazakistan  110. Vietnam
53. Kenya 111. Yemen
54. Kırgızistan 112. Yunanistan
55. Kolombiya 113. Zambiya
56. Kongo    
57. Kosova    
58. Kuveyt     

Cezayir`de sokak adları hala Türkçe

Osmanlı `nın tam 3 asır kaldığı toprakların kuzeyi , Akdeniz `in mavisi ile süslü iken güneyinde çöl iklimi hakim. Cezayir `de, sokak isimlerinde ve soyadlarında hala Türkçe kullanılıyor. Osmanlı `yı ve Türkleri çok seven Cezayir halkı, bugün bile Türk insanını, `insanların en hayırlıları` olarak adlandırıyor. Ne yazık ki Osmanlı `nın bıraktığı eserlerin çoğu sömürge döneminde yıkılmış. Uzun müddet bölgeye hakim olan Fransızların etkileri hala sürüyor. Ülkenin resmi dili Arapça olmasına rağmen hemen herkes Fransızca konuşuyor. Binalarda, araçlarda, gazetelerde, radyo ve TV `lerde, kısacası her yerde Fransız etkisi var. Cezayir `in en çok mal aldığı ülkelerin başında da Fransa geliyor. Çanak antenler Avrupa TV `lerine, özellikle de Fransız televizyonlarına yönlendirilmiş durumda. Cezayir `in başkenti, ülke ile aynı adı taşıyor.

TBD, Türkçe karakterlere sahip çıkanları ödüllendirdi

Türkiye Bilişim Derneği (TBD) tarafından bu yıl 15`incisi İzmir Çeşme`de düzenlenen BİMY`de bilişim sektörünün yöneticileri üç gün boyunca yapılan oturumlarda güncel konuları ele aldı. TBD, Türkçe karakterlere sahip çıkanları ödüllendirdi.

İzmir Çeşme `de yapılan BİMY 15`e 600`denfazla kişi katıldı. Kamu ve özel sektör bilgi işlem merkezi yöneticilerinden akademisyenlere, üniversite öğrencilerinden sektörün belli başlı şirketlerinin yöneticilerine değin bilişim sektörüne yön veren tüm kesimleri bir araya getiren BİMY toplantılarının 15`incisinde Türkiye Bilişim Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Doç . Dr. Turhan Menteş , TBD `nin akademisyenlerden profesyonellere, öğrencilerden bürokratlara tüm bilişim sektörünü kucaklayan bir `çatı örgüt` olduğunu vurguladı. Derneğin bu konumunun güçlenerek devam edeceğini belirten Menteş , “Bu yıl BİMY kapsamında üniversitelerin bilgisayar mühendisliği bölüm başkanlarını bir araya getiren Akademia toplantılarına da ev sahipliği yaptık. Bundan böyle Akademia toplantıları TBD `nin tüm etkinlikleri içinde yer alacak.” dedi.

Açılışı Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım tarafından yapılan BİMY 15`te çağrılı konuşmacılardan şirket seminerlerine, panellerden Akademia toplantısına değin toplam 25 oturum gerçekleştirildi. BİMY 15`te ele alınan bazı konu başlıkları şöyle: Bilgi ve İletişim Teknolojilerinin İnovasyon ve Verimlilik Artışı Üzerindeki Etkileri, Bankacılıkta Bilişim, Bilişim Sektöründe Standartlaşma / Sertifikasyon ve Katma Değerin Artırılması, İnternet Yönetişimi , Kimlik Yönetimi .

Öte yandan Türkiye Bilişim Derneği , BİMY 15`in açılışında kısa mesajlarda Türkçe karakterlerin kullanımının kabulünde emeği geçenleri birer plaketle ödüllendirdi. Plaket verilen kişi ve kurumlar şunlar: Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım , Telekomünikasyon Kurumu Başkanı Tayfun Acarer , GSMA adına Muzaffer Akpınar , Telekomünikasyon Kurumu `ndan Ejder Oruç, Arzu Cihan , Erdoğan Olcay , Avea , Turkcell , Vodafone , Mobisad , Teder ve Tüted .

Türk Dilleri

Türk Dilleri, tahminen 150 Milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Türk Dilleri Sibirya´da ve Orta Asya´da (Altay Bölgesinde) doğdu.
Asya´nın ve Avrupa`nın bazi bölgelerinde göçler nedeniyle genişledi.
Moğolca ve Tonguzca ile birlikte Altay-Dillerini oluştururlar. Bu dağilim bu halkların ortak yaşam bölgelerinden (Altay Bölgesinden) kaynaklanır.
Diğer eski bir dil grubu olarak da Ural-Altayca’sını dikkate alabiliriz.
Türk Dilleri coğrafi bölgelere, tarihi gelişimlere ve politik kararlara göre değişiklikler gösteriyordu.
Türk Dilleri arasında daha çok subjektiv faktörler farklılıklar gösterir. Diğer Dil gruplarında olduğu gibi bir birlik ya da eşitlik klasmanı yoktur.
Aşağida göreceğimiz diller genel anlamda Yazı Dilleri ya da Devletler tarafında kabul gören etnik grupların dilleridir.
(En eski Türkçe kelimeler tahminen Çin’de bulunan M.ö. 1766 yılına ait Turku Kelimeleri olabilir.)
Genel olarak aşağidaki gruplar farklılıklar gösterir:
 
Oğuz Dilleri (Güney Batı-Grubu): Türkiye Türkçesi, Azerice, Türkmence, Gagavuzca ve
Krım-Tatarca’sı.
İran-Türk Grubu (Oğuzca): Hallaçça, Horasan-Türkçesi
Uygur Dilleri(Güney Doğu-Grubu): Özbekçe, Yeni Uygurca
Kıpçak-Bulgarca Dilleri (Eski Kuzey Batı-Grubu): Çuvaşca
Kıptçak Dilleri (Kuzey Batı-Grubu): Başkirce, Karaimce, Karakalpakça,Karaçay-Balkarca, Kazakça, Kırgızca, Kumikçe, Nogayca, Tatarca, Mesetçe
Sibirya Türk Dilleri (Kuzey Türkçesi):
Kuzey Sibirya Türk Dilleri (Kuzey Doğu-Türçe): Dolganca, Yakutça,
Güney Sibirya Türk Dilleri (Güney Doğu-Türkçe): Altayca, Çakaşça, Sorca, Tofaca (Karagaşça), Tuvanca
Türk dillerinin diğer dağılımı ise coğrafidir:
Batı Türçe, Doğu Türkçe, Kuzey Türkçe ve Güney Türkçe.
Önemli ve Kaybolan Diller
Türk dillerine Çin’deki Salarca ve Sarı-Uygurca dilleri ile İran’daki Afsarca, Kaşgarca da dahildir.  
Krım-Tatarcasının bir varyantı olan Krımçakça, ya Oğuzca grubuna ya da Kıptaç grubuna dahil edilebilinir. Altaycanın Aksanları çok tartışma konusu olan dil gruplarıdır.
Kaybolmaya yüz tutmuş bir sürü diller vardır.Bunlara örnek Sibirya’daki ve Orta Asya’daki Eski-Türkçeyi, Eski-Uygurcayı,
Karlukça’yı und Koresmişçeyi sayabiliriz. Daha sonra sırayla Kıptaçça, Çağatayca ve Osmanlıca gelir. 
Hunca ve Avarca yı da türk dilleri grubuna dahil etmek gerekir.
Büyük resmi türk dilleri: Türkçe, Azerice, Türkmence ve Özbekçe,daha uzak olarak Kazakça ve buna yakın olan Kırgızca’ dır.
Bölgesek resmi dil olarak: Başkirce, Tatarca
Kaybolan Türk  dilleri: Karaimce, Krımçakça, Sorca ve Tofaca (Karagaşça).
Tarihten bu güne kadar türk dilleri gruplarını 5’e ya da 6’a ayırabiliriz. Ama aslında bu grupları iki büyük gruba ayırabiliriz.
Eski Göktürklerin Doğu Aksanlarından doğan  Oğurca Dil bölgesi, ve  eski  Göktürklerin Batı Aksanlarından doğan Oğuzca’dır.
Birbirlerinden çok uzak ve farklı bölgelerde konuşulmasına karşın bu iki dil birbirlerine çok yakındır.
Eğer bugünkü Türkiye Türkçesinin yazı stilini bu dillere uyarlarsak bu yakınlık daha belirgin bir şekilde karşımıza çıkar.  

1990 senesinde  Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan devletleri 2005 senesinden itibaren latin alfabesini kullanmaya karar aldılar.
(Diğer ülkelerde yaşayan türkçe konuşan Azınlıklar  için bu süre 2010 senesine kadardır.)
Türkçe konuşan Yahudiler eskiden beri Ibrani Alfabesini kullanılar.


Türk Dili Tetkik Cemiyeti

Türk Dil Kurumu, Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün talimatıyla kurulmuştur. Cemiyetin kurucuları, hepsi de milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçıları olan Sâmih Rif’at, Ruşen Eşref, Celâl Sahir ve Yakup Kadri’dir. Kurumun ilk başkanı Sâmih Rif’at’tır. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin amacı, “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak tespit edilmiştir. Atatürk’ün sağlığında, 1932, 1934 ve 1936 yıllarında yapılan üç kurultayda hem Kurumun yönetim organları seçilmiş, hem dil politikası belirlenmiş, hem de bilimsel bildiriler sunulup tartışılmıştır. 26 Eylül-5 Ekim 1932 tarihleri arasında Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan Birinci Türk Dili Kurultayı sonunda Kurumun “Lügat-Istılah, Gramer-Sentaks, Derleme, Lenguistik-Filoloji, Etimoloji, Yayın” adları ile altı kol hâlinde çalışmalarını sürdürmesi kabul edilmiştir. Sonraki kurultaylarda bu kollardan bazıları ayrılmış, bazıları tekrar birleştirilmiş; fakat ana çatı değiştirilmemiştir. 1934’te yapılan kurultayda Cemiyetin adı, Türk Dili Araştırma Kurumu; 1936’daki kurultayda ise Türk Dil Kurumu olmuştur.

Türk Dil Kurumu başlangıçtan beri çalışmalarını iki ana eksen üzerinde yürütmüştür:
1. Türk dili üzerinde araştırmalar yapmak, yaptırmak;
2. Türk dilinin güncel sorunlarıyla ilgilenerek çözüm yolları bulmak.

Atatürk’ün kendisi de Türk dili üzerindeki yerli ve yabancı araştırmaları bizzat inceleyerek, dönemindeki bilginleri Türk dili üzerinde araştırmalar yapmaya yönlendirmiştir. Nitekim Türk dilinin en eski anıtları olan Göktürk (Runik) yazılı metinlerin ilk iki cildi onun sağlığında yayımlanmış; 1940’larda yayın hayatına çıkabilen Divanü Lügati’t-Türk, Kutadgu Bilig gibi eserler üzerinde de yine onun sağlığında çalışılmaya başlanmıştır. Daha sonra birçok cilt hâlinde ortaya çıkacak olan Tarama ve Derleme Sözlüğü’yle ilgili çalışmalar da Atatürk’ün sağlığında başlamıştır. Tarama Sözlüğü, 13. yüzyılda başlayan Batı Türkçesinin eski eserlerinin taranmasıyla; Derleme Sözlüğü, Anadolu ağızlarında kullanılan kelimelerin derlenmesiyle oluşturulmuş büyük sözlüklerdir. Çağdaş Türkçenin grameri, sözlüğü, imlâsı ve terimleriyle ilgili çalışmalar da Atatürk tarafından ilgiyle izlenmiştir.

Türk Dil Kurumunun kuruluşuyla birlikte çağdaş Türkçede çok hızlı bir arılaştırma akımı da başlamıştır. Bizzat Atatürk’ün öncülük ettiği, Türk dilinin yabancı kökenli sözlerden temizlenmesi akımı 1935 güzüne kadar sürmüş; halkın diline girip yerleşmiş kelimelerin dilden atılması işleminden bu tarihte vazgeçilmiştir. Atatürk’ün ölümünden sonra öz Türkçe akımı Türk aydınları arasında sürekli tartışılan bir konu olmuş ve özellikle 1960’tan sonra Türk Dil Kurumu bu akımın öncülüğünü yapmaya devam etmiştir. 1980’den sonra tartışmalar durulmuş, bilimsel çalışmalar hız kazanmıştır.

Atatürk, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetname ile mal varlığını Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumuna bırakmıştır. Bu iki kurumun bütçesi bugün de Atatürk’ün mirasından karşılanmaktadır. Bu miras bugün Türkiye’nin en büyük bankalarından biri olan Türkiye İş Bankası sermayesinin %28,9’unu oluşturmaktadır.

Türk Dil Kurumunun yapısıyla ilgili ilk önemli değişiklik 1951 yılındaki olağanüstü kurultayda yapılmıştır. Atatürk’ün sağlığında Millî Eğitim Bakanının Kurum başkanı olmasını sağlayan tüzük maddesi 1951’de değiştirilmiş; böylece Kurumun devletle bağlantısı koparılmıştır. İkinci önemli yapı değişikliği 1982-1983 yıllarında gerçekleştirilmiştir. 1982’de kabul edilen ve şu anda da yürürlükte olan Anayasa ile Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, bir Anayasa kuruluşu olan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu çatısı altına alınmış; böylece devletle olan bağlar yeniden ve daha güçlü olarak kurulmuştur.

Atatürk, 1 Kasım 1936’da Türkiye Büyük Millet Meclisinin V. dönem 2. yasama yılını açış konuşmasında Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunun geleceği ile ilgili dileklerini şu sözlerle dile getirmişti:

“Başlarında değerli Eğitim Bakanımız bulunan, Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumunun her gün yeni gerçek ufuklar açan, ciddî ve aralıksız çalışmalarını övgü ile anmak isterim. Bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin, karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründe başlangıcı temsil ettiklerini, kabul edilebilir bilimsel belgelerle ortaya koydukça, yalnız Türk ulusunun değil, bütün bilim dünyasının ilgisini ve uyanmasını sağlayan, kutsal bir görev yapmakta olduklarını güvenle söyleyebilirim. (Alkışlar)Tarih Kurumunun Alacahöyük’te yaptığı kazılar sonucunda, ortaya çıkardığı beş bin beş yüz yıllık maddî Türk tarih belgeleri, dünya kültür tarihinin yeni baştan incelenmesini ve derinleştirilmesini gerektirecektir. Birçok Avrupalı bilim adamının katılması ile toplanan son Dil Kurultayının aydınlık sonuçlarını görmekle çok mutluyum. Bu ulusal kurumların az zaman içinde ulusal akademilere dönüşmesini dilerim. Bunun için, çalışkan tarih, dil ve bilim adamlarımızın, bilim dünyasınca tanınacak orijinal eserlerini görmekle mutlu olmanızı dilerim.”

Atatürk’ün bu dileği dikkate alınarak her iki kurum da böylece akademik bir yapıya kavuşturulmuştur.

Bugün Türk Dil Kurumu, 20’si Yüksek Öğretim Kurumu; 20’si Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yüksek Kurulu tarafından seçilen 40 asıl üyeye sahiptir. Üyelerin büyük çoğunluğu Türk üniversitelerinde çalışan Türkologlardır. Başbakanın önerisiyle Cumhurbaşkanınca tayin edilen Kurum Başkanı ve 40 asıl üye Bilim Kurulunu oluşturur. Kurumun bilimsel çalışmaları bu kurul tarafından plânlandığı gibi yönetim işlerini üstlenen Yürütme Kurulu ile bilimsel çalışmaları yürüten Kol ve Komisyonların üyeleri de bu kurul tarafından seçilir.

Bilimsel çalışmaları yürüten kollar şunlardır:
1. Sözlük Bilim ve Uygulama Kolu,
2. Gramer Bilim ve Uygulama Kolu,
3. Dil Bilimi Bilim ve Uygulama Kolu,
4. Terim Bilim ve Uygulama Kolu,
5. Ağız Araştırmaları Bilim ve Uygulama Kolu,
6. Kaynak Eserler Bilim ve Uygulama Kolu.

Türkiye Türkçesinin çağdaş sözlüğünü sürekli geliştirerek yayımlayan ve Genel Ağ ortamında sürekli güncelleyen Türk Dil Kurumu, İmlâ Kılavuzu’nu 2000 yılında yayımlamış olup, 2004 yılında İlköğretim Okulları için İmlâ Kılavuzu’ nu yayımlamıştır. 1998 yılı içinde 9. baskısı çıkmış olan Türkçe Sözlük’te 75.000 civarında kelime yer almıştır.

Son dönemde, yılda 30-40 bilimsel eseri yayın dünyasına kazandıran Türk Dil Kurumunun üç süreli yayını da bulunmaktadır. Güncel dil konularını ve geniş kitlenin anlayacağı dilde yazılmış araştırmaları içine alan Türk Dili dergisi ayda bir yayımlanmaktadır. Altı ayda bir yayımlanan Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi; Kazak, Kırgız, Tatar vb. Türk topluluklarının dil ve edebiyatlarıyla ilgili araştırmalara yer verir. Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten ise tamamen bilimsel araştırmaları içine alır ve yılda bir sayı yayımlanır.

Türk Dil Kurumunda şu anda, üç proje yürütülmektedir:
1. Türklük Bilimi (Türkoloji) Alanında Yabancıların Eserlerinin Türkçeye Çevrilmesi Projesi,
2. Türk Dünyası Destanlarının Tespiti, Türkiye Türkçesine Aktarılması ve Yayımlanması Projesi,
3. Mühendislik Terimleri Sözlüğü Projesi.

Kurumumuzun biten projeleri ise şunlardır:
1. Türkiye Türkçesi Sözlükleri Projesi,
2. Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri ve Şiveleri Sözlüğü ve Grameri Saha Araştırması Projesi,
3. Türkiye Türkçesi ve Tarihî Devirler Yazı Dilleri Grameri Projesi,
4. Göktürk (Runik) Yazılı Belge, Yazıt ve Anıtların Albümü Projesi.

Türk Dil Kurumu 800’e ulaşan yayını, 40 Bilim Kurulu üyesi, 17 uzmanı, 56 çalışanı ve zengin bir araştırma kütüphanesiyle Türkiye’nin saygın bilim kuruluşlarından biri olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Türkçenin Ses Özellikleri

    Bir dilin başka dillerden ayrılan yönlerinden biri, onun ses düzenidir. Bir dil bir başkasından -eğer bir yakınlıkları, bir akrabalıkları yoksa- seslerinin niteliği açısından bütün bütün ayrılır.

    Ses düzeni deyince de bir dilde var olan sesleri ve bunların niteliklerini anlıyoruz. Bu niteliklerin başında da ünlü ve ünsüzlerin (vokal ve konsonların) çıkış yerleri ve biçimleri açısından özellikleri, o dildeki kimi ses eğilimleri, uzunluklar, vurgu, ton, ezgi özellikleri akla gelir. Örneğin Türkçenin ünlüleri berrak ağız ünlüleri olup Türkçe, ünlüler açısından zengin bir dil sayılır. Çünkü bütün dünya dillerinde ünlülerin toptan sayısı 13 iken, kimi dilde çok az sayıda ünlü bulunurken (örneğin Arapçada /a/, /u/, /i/ gibi üç temel ünlü varken) Türkiye Türkçesinde 8 temel ünlü kullanılmaktadır. Ünsüzlerin sayısı da öteki dillere oranla az değildir.

    Burada, sesbilim açısından önemli bir nokta üzerinde de durmak gerekir, sanıyoruz: Her ne kadar dünya dillerinde belli sayıda ünlü ve ünsüz bulunuyorsa da bunların nitelikleri birbirinden çoğu zaman ayrılır. Örneğin Türkçedeki /a/ ile İngilizcedeki, Fransızcadaki, Farsça ve Japoncadaki /a/ sesleri birbirinden farklıdır. Bu /a/ türlerinden kimi /o/ya yakın, kimi genzel, kimi de Türkçedekinden daha uzundur, /r/ için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Türkçedeki /r/, çıkış yeri diş eti olan, çarpmalı türden bir ses iken örneğin Almancada bunun yanı sıra, küçük dil yakınında çıkarılan bir /r/ sesi bulunur. Buna karşılık A/ sesi Türkçede sözcük başında görülmez. /ı/ ünlüsü Türkçede, Rusçada bulunurken birçok dilde yoktur, /c/ ve /j/ sesleri Almancada yokken birçok dilde vardır. Diller arasında, sesler açısından göze çarpan bu ayrımlar, bir dili konuşan bir yabancının sözcükleri, tümceleri söyleyişi sırasında apaçık belli olur, kendi seslerini söylemeye alışan bir kimse, yabancı dili konuşurken genel olarak anadilindeki sesleri kullanır. Bir sözcük başka başka dillerde kullanılır durumda bulunsa da bunların her dildeki söyleniş biçimleri genellikle değişiktir. Örnek olarak Türkçe ve Farsçada da bulunan Arapça cahil sözcüğünü bu dilleri anadili olarak konuşan kimselere söyletecek olursak birbirinden ayrılan söyleyiş biçimleriyle karşılaşırız.

    Türkçenin ses açısından çok önemli bir özelliği, onu pek çok dilden ayıran ve Altay dilleri gibi pek az dilde bulunan “ünlü uyumları”dır. “Büyük ünlü uyumu kuralı” dediğimiz kural, Türkçede sözcüklerin ilk hecelerinde art (kalın) ünlü varsa sonraki hecelerde de yine art ünlünün; ön (ince) ünlü bulunuyorsa, sonrakilerde de yine ön ünlünün yer alması, sözcüğe eklenen birimlerin de -pek az istisnası dışında- bu eğilime uymasıdır. Örneğin:

kar-şı-laş-tır-dı-ğı-mız,
o-tu-rum-la-rın,
u-za-ta-ma-ya-ca-ğım

gibi kuruluşlarda ilk hecedeki art ünlüleri yine art ünlüler izlerken

ken-di-li-ğin-den,
i-çi-ri-le-me-di-ği,
is-tek-siz-li-ği-miz,
ü-züm-cü-ler-den

gibi kuruluşlarda bunun tam tersi bir durum söz konusudur; ön ünlülerden sonra, yalnızca ön ünlüler sıralanmıştır.

    Bu eğilim bir söyleyiş kolaylığı da sağlamakta, dilin ön ya da arkada tümsekleşmesi sonucunda çıkarılan bir ünlüden sonra yine aynı nitelikteki bir sesin oluşturulması daha kolay olmaktadır.

    Küçük ünlü uyumu ya da dudak benzeşmesi adı verilen kurala göre de Türkçede ünlülerin çıkarılışı sırasında dudakların durumunda bir uyum sağlanmış olur; bir sözcüğün ilk hecesinde bir düz ünlü (dudakların düz durumunda çıkarılan ünlü) varsa sonraki ünlüler de düzdür: tıkamak, başladığım, kapalı; iliştirmek, geldiğimiz, gecelemeliydi… örneklerinde olduğu gibi. Aynı kurala göre, eğer bir sözcüğün ilk hecesinde yuvarlak ünlü bulunuyorsa bunu izleyen hecelerdeki ünlüler ya dar yuvarlak, ya da geniş düz niteliktedir: yosun, kocaman, duraklamak, kurutma; üşenmek, öksüzlük, üzüntüden… örneklerinde olduğu gibi. Geniş ve yuvarlak olan /o/, /ö/ ünlüleri yalnız ilk hecede bulunabilir: oyuncu, korkmak; sömürüldü, örselenmesin… gibi.

    Türkçedeki bu ünlü uyumları, bu dile giren pek çok yabancı öğeyi de etkilemiş, bu sözcükler dilin ses eğilimlerinin etkisiyle değişmiş, Türk’ün söyleyişine uygun bir biçime getirilmiştir. Örneğin Arapça kökenli sûret surat’a, mumkin mümkün’e, zaîf zayıfa; Farsça kökenli hâste hastaya, dîuar duvara, mâle malaya; İtalyancadan gelme brillante pırlanta’ya dönmüştür. Örneklerde de görüleceği gibi, değişikliklerin oluşumunda Türkçede, özellikle Türkiye Türkçesinde uzun ünlülerin bulunmaması da rol oynamış, bunları taşıyan yabancı öğelerde bu uzunlukların kısaltılması yoluna gidilmiştir.

    Türkçede söz başında birden çok ünsüz bulunmamakta, bu sesleri olan yabancı öğelerde değişiklikler meydana gelmiş bulunmaktadır: station istasyon’a, scala iskeleye, spirto ispirto’ya dönmüştür. Öte yandan dilimizde sonseste, yani sözcük sonunda yalnızca ötümsüz (sert) ünsüzlerin bulunması (ağaç, tarak, top gibi örnekler düşünülmelidir) buna aykırı ses yapısındaki yabancı sözcüklerde değişikliklere yol açar. Böylece kitâb, kitap; derd, dert; Ahmed, Ahmet; ilâç, ilâç; reng, renk biçimlerini almıştır.

    Kitabımız bir dilbilgisi kitabı olmadığı için Türkçenin öteki ses özellikleri üzerinde durmuyoruz. Ancak burada anadilimizin ilginç bir niteliğine değinmeden geçemeyeceğiz:

    Türkçe, yazılışı aynı (İng. homographic), değişik anlamlı öğeleri belirgin bir vurguyla birbirinden ayırmaktadır. Örneğin bir bez ve bir kitap türünü gösteren yazma, ikinci hecesi vurgulu olarak, yazMA biçiminde söylenirken aynı eylemin buyrum (emir) kipinin 2. tekil kişi olumsuz çekimi YAZma biçiminde sesletilmektedir. Buna, gezME-GEZme, silME – SİLme gibi pek çok örneği ekleyebiliriz. Daha da ilginç olanı, özel ada dönüşmüş ad ve sıfatların da vurgu ayrımıyla belli edilmesidir:

çeşME ‘su alınan yer’ – ÇEŞme ‘yer adı’
elmaLI ‘elması olan’ – ELmalı ‘yer adı’
paZAR ‘çarşı’ – PAzar ‘yer adı’
tepeCİK ‘küçük tepe’ – TEpecik ‘semt adı’ (İzmir)

Bu örnekleri kolaylıkla artırabiliriz.

    Dilciler, dilleri ses açısından “güzel” ya da “çirkin” biçiminde nitelemezler. Bunun nedeni, güzellik ya da çirkinliğin kişisel değerlendirmelere dayanması olduğu kadar, her dilin, iyi konuşanların, sözcükleri doğru ve güzel söyleyen, vurgu ve tonlamaları yerinde gerçekleştiren kimselerin ağzında, kendince bir güzelliğinin bulunduğunun söylenebileceğidir, sanıyoruz. Bir dil için “güzel dil” biçimindeki değerlendirmeleri daha çok halkın ve kültürlü, entelektüel kimselerin konuşmalarında duyabiliriz.

    Bu bakımdan Türkçe için yan tutan, önyargılı bir tutumla “güzel dildir” demek, yerinde görülmeyebilir. Ancak hemen söyleyelim ki, yukarıda değindiğimiz gibi, ünlüleri bol bir dil olan Türkçe bu niteliğiyle, ünlü uyumları ve ünsüz benzeşmeleriyle kulağa hoş gelen, kulağı tırmalamayan ses birleşmeleriyle, sözün değişik yerlerinde beliren vurgu, ton ve ezgi (entonasyon) özellikleriyle ahenkli, kulağa hoş gelen bir dil görünümü vermektedir. Kaldı ki, Türkçe bilmeyen ya da bu dili yeni öğrenen birçok yabancının, Türkçe için “ne hoş ahengi var şu Türkçenin” dediklerini duymuşuzdur.

Oğuzhan Yüksel’in yorumu ile yukarıdaki yazının Doğan AKSAN’ın Türkçenin Gücü adlı kitabından alınmış olduğunu öğrendim.

Tırnak İşareti ( ” ” )

1. Başka bir kimseden veya yazıdan olduğu gibi aktarılan sözler tırnak içine alınır: Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin ön cephesinde Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” vecizesi yer almaktadır. Ulu önderin “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözü her Türk’ü duygulandırır.
Bakınız, şair vatanı ne güzel tarif ediyor:

“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.
Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

UYARI : Tırnak içindeki alıntının sonunda bulunan işaret (nokta, soru işareti, ünlem işareti vb.) tırnak içinde kalır: “Akıl yaşta değil baştadır.” atasözü yüzyılların tecrübesinden süzülüp gelen bir gerçeği ifade etmiyor mu?

“İzmir üzerine dünyada bir şehir daha yoktur!” diyorlar.
(Yahya Kemal Beyatlı)

UYARI : Uzun alıntılarda her paragraf ayrı ayrı tırnak içine alınır.

2. Özel olarak belirtilmek istenen sözler tırnak içine alınır: Yeni bir “barış taarruzu” başladı.
3. Cümle içerisinde kitapların ve yazıların adları ve başlıkları tırnak içine alınır:
Yahya Kemal’in bazı şiirleri “Kendi Gök Kubbemiz” adı altında çıktı.
(Ahmet Hamdi Tanpınar)
“Yazım Kuralları” bölümünde bazı uyarılara yer verilmiştir.
UYARI: Cümle içerisinde özel olarak belirtilmek istenen sözler, kitapların ve yazıların adları ve başlıkları tırnak içine alınmaksızın koyu yazılarak veya eğik yazıyla (italik) dizilerek de gösterilebilir:
Höyük sözü Anadolu’da tepe olarak geçer.
Cahit Sıtkı’nın Şairin Ölümü şiirini Yahya Kemal çok sevmişti.
(Ahmet Hamdi Tanpınar)
UYARI : Tırnak içine alınan sözlerden sonra kesme işareti kullanılmaz: Yahya Kemal’in “Aziz İstanbul”unu okudunuz mu?
4. Bibliyografik künyelerde makale adları tırnak içinde verilir.

75. Dil Bayramı’nda Türkçe

Uluslaşma ile birlikte aydınlanma sürecinde Türkçe en önemli araçlardan biri olarak ele alındı. Bir yandan Harf Devrimi, öte yandan Dil Devrimi ile özleşmeye verilen ivme, yalnızca ortak dil ve öğretim dili işleviyle Türkçenin gelişmesini sağlamakla kalmadı; dışlandığı bilim alanlarında evrilmesinin de önünü açtı. Ancak 1950 yılından başlayarak bu coşku türlü yollarla BOP’landı (1).

İlk önce insan eğitiminin en güçlü örgütü olan, ama sonradan CHP ile özdeşleştirilen 478 Halkevi (2), ardından kırsal kesimde eğitimle üretimi birleştirecek olan 21 Köy Enstitüsü kapatıldı. Kitaplıklardaki sol sayılan yayınlar ayıklandı, 350 kadar halkevi kitaplığındaki kitaplar ise ya yakıldı ya da yeniden kâğıda dönüştürüldü. Milli Eğitim Bakanlığı içine yuvalanan yabancılar ilk ve ortaöğretimi altüst etti. Her yıl gereksiz yere program değiştirerek öğretmenleri şaşkına çevirdi. İleride yönetime gelebilecek yetenekli gençlerden er ayanlar, geç erenler birbirine düşürüldü.

1952 yılında maarif kolejleri, 1955 yılında da ODTÜ açılarak yabancı dille öğretim başlatıldı. Orta gelirli aile çocukları beyin göçü için İngilizce öğretime koşuldular. Türkçenin bilim dili olarak gelişmesi de böylece suya düştü. Yetenekli alt kesim çocukları ise, imam hatip eğitimine bağlandı; BOP’çu, YOP’çu yöneticilerine bugünkü ortamı hazırlamak için. Devlet okullarındaki başarılı öğretmen ve öğretim üyeleri ise, 1980’den sonra sayıları arttırılan özel okullar ile dershanelere çekilerek orta ve yükseköğretim çökertildi. Kurtuluş Savaşı, İngiliz İmparatorluğu ile Fransa’ya karşı yapıldığı halde, tarih derslerinde yalnızca cepheye sürülen Yunanlılar anlatıldı. Bunun en önemli getirisi ne oldu? İngilizceye karşı oluşacak tepkiyi silerek bu dilin kafalara ve okullara, üstelik öğretim dili olarak girişini kolaylaştırdı.

Prof. Dr. Erol Manisalı ‘ya göre sivil ve askerlerin ortaklaşa düzenlediği 12 Eylül 1980 darbesi dış-denetime ve yolsuzluklara önlenemez bir hız verdi. Dış güçler, darbeci paşalara Atatürk ‘ün vasiyetini değiştirterek 1982 Anayasası’yla Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu’nu kapattırdılar. 1983 yılında Başbakanlık’a bağlı olarak açılan mirasyedi AKDTYK-TDK dairesini ekinsiz bilimsiz profesörler mi yönetiyor?

Bu BOP’çu, bu YOP’çu dairenin yaptıklarına bakıp öyle karar verin:

1. Yazım kurallarını bozdular, hâlâ düzelmiyor.

2. Yeni türetilmiş Türkçe sözcüklerin kullanımını yasakladılar.

3. Türkçe karşılığı olan İngilizce sözcükleri sözlüğe doldurdular, sözlükte yapılan yanlışları düzeltmediler.

4. Türkçe öğretimi üzerine hiçbir yol geliştiremediler.

5. Şimdi de kadını kötüleyen atasözleri ve deyimleri sözlükten atacaklarmış (Cumhuriyet 15/16/20 Tem. 2006). O deyişler sanki AKDTYK-TDK dairesi sözlüğünden mi öğreniliyor? Değişmeyen kafa onların yenilerini yaratmaz mı?

6. O kadar duyarlı idiler de MEB’in okullar için bastırttığı küfürlü bilmeceler için neden seslerini çıkarmadılar?

7. Türkçeyi unutturan MEB’i hiç uyardılar mı?

8. Bakalım sırada hangi ‘kara-karar’ , ufukta hangi ‘kara-haber’ var?

Yurtiçindeki eğitim, test sınavlarıyla ‘ezber’ e bağlanırken, bir de ne görelim! Yurtdışında nesi Türk olduğu pek belirsiz Türk okulları açılmış, üstelik Türkiye’de kazanılan paralarla (3) dünyanın dört bir yanına yayılan o okullarda öğretim Türkçe değil, İngilizce imiş. Bir ders ile Türkçe de öğretiliyormuş. Şu işe bakın! Bunu hangi bilen Türkler niçin yürütüyor, nasıl denetliyor?

1982’de YÖK kurularak bütün yüksekokulların üniversitelere bağlanması yükseköğretimi yönetilemez, eğitim-öğretimi evrilemez duruma soktu. Türkçe karşısında en büyük son engeli de acaba YÖK ile ÜAK mi yarattı? Nasıl mı? Yabancı dilde yükseköğretimi genişleterek, öğretim üyeliğine yükselmede yabancı dille yapılan yayınlara Türkçe yayınlardan daha fazla puan vererek, yüksek lisans ve doktora tezlerinin devlet dili dışında bir yabancı dilde yazılmasını onaylayarak getirilen ‘yurtdışında yayın yapma’ koşulu ile bilimselliğin ölçülmesini Batı’daki dergi yayın kurullarına bırakarak, alan Türkçesini öğretim dışı kılarak, İngilizce 25 kişilik sınıflarda öğretilirken genel Türkçenin 50-400 kişilik sınıflarda öğretimine göz yumarak.

Kimse kimseyi kandırmasın! Harf Devrimi olmasaydı, İngilizce çoktan devlet dili seçtirilmişti. Dil Devrimi yapılmasaydı, okulların hepsinde öğretim İngilizce ile verdirtilecekti. Plan tutmadı ise de, 1952’de Maarif Kolejleri ile ODTÜ açılışı bir de bu gözle irdelenmeli. İÜ ile DTCF’de kimi karşıdevrimci Türkoloji egemenleri de -bilmeden mi desem- onlara büyük katkı sağladı. Çarşıya, sahil yerleşimlerine, turistik işletmelere bir bakın. Ortaçağın ‘Tanrı Devleti’ ni Ortadoğu’da kurabileceğini sananları bir dinleyin. Suyun başını kimler tutmuş, önce bir görün. Bütün engellemelere karşın gene de yolun üçte birini yürüdüler mi? Bugünün gençleri pek anlayamasa da 1950’den beri ezim ezim eziliyor, parça parça satılıyoruz. BOP’lu, YOP’Iu dil bayramına yazık olsun!

Prof. Dr. Ömer DEMİRCAN Okan Üniversitesi

(1) BOP: Büyük Ortadoğu Projesi. YOP: Yeni Ortadoğu Projesi.

(2) Kırsal kesimde de 3844 halk odası kapatıldı.

(3) Nurettin Veren 26/27.06.06, Kanal Türk.

Dil Bayramı 75 Yaşında

Dil Bayramı`nın 75. yıl dönümü etkinlikleri, yarın Dolmabahçe Sarayı`nda başlayacak.

Türk Dil Kurumu`ndan (TDK) yapılan yazılı açıklamaya göre, 26 Eylül 1932`de Birinci Türk Dili Kurultayı`nın toplandığı yer olan Dolmabahçe Sarayı, Dil Bayramı`nın 75. yıl dönümü dolayısıyla Cumhurbaşkanı Abdullah Gül`ün himayesinde çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapacak.

75. Dil Bayramı`nın açılışı, yarın Cumhurbaşkanı Gül tarafından gerçekleştirilecek. Açılış töreninde, TBMM Başkanı Köksal Toptan, Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı Prof. Dr. Sadık Tural ve Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın da konuşacak.

Açılışın ardından TBMM Başkan Vekili Nevzat Pakdil`in oturum başkanlığını yapacağı “Siyaset Dilinde Türkçe” konulu oturum gerçekleştirilecek. Oturumda, Haluk Koç, Gürcan Dağdaş, Ahmet Tan, Bülent Akarcalı, Ekrem Erdem ve Candaş Tolga Işık konuşmacı olarak yer alacak.

Aynı gün “Sağlık Dilinde Türkçe” konulu oturum yapılacak. Prof. Dr. Erol Göka`nın başkanlığını yapacağı oturumda, Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Prof. Dr. Erol Belgin, Prof. Dr. İlter Uzel, Prof. Dr. Ayla Bayık, Prof. Dr. Cengiz Yakıncı ve Mustafa Şerif Onaran konuşmacı olacak.

Dolmabahçe Sarayı`nın bahçesinde aynı akşam TBMM Başkanı Toptan, Devlet Bakanı Aydın, Kültür ve Turizm Bakanı Günay ile devlet erkanı, yazar, şair, sanatçı ve basın-yayın dünyasından seçkin isimlerin bir araya geleceği “75. Yıl Dil Bayramı Özel Programı” TRT`nin katkılarıyla yapılacak.
   
3 gün sürecek etkinliklerin 2`nci günü olan 27 Eylül`de, “Kitle İletişim Araçlarında Türkçe” konusu ele alınacak. RTÜK Başkanı Zahid Akman`ın başkanlığını yapacağı oturumda, TRT Genel Müdür vekili Ali Güney, Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Hilmi Bengi, Hasan Celal Güzel, Hakkı Devrim, Defne Samyeli, Oğuz Haksever ve Tansu Polatkan konuşmacı olacak.

Aynı gün “Sanat Dilinde Türkçe” başlıklı oturumun başkanlığını Doğan Hızlan yapacak. Oturumda Kayahan Açar, Ayşegül Atik, Hülya Koçyiğit, Sezen Cumhur Önal, Timur Selçuk ve Levent Ülgen konuşacak.

“Küreselleşen Dünyada Türkçe” başlıklı oturumda da, Prof. Dr. Şiir Yılmaz`ın başkanlığında, Prof. Dr. Bedriye Saraçoğlu, Prof. Dr. Haydar Çakmak, Prof. Dr. Sacit Ertaş, Doç. Dr. Türel Yılmaz ve Yrd. Doç. Dr. Müslüme Narin konuşmacı olacak.     

Etkinlikler çerçevesinde 28 Eylül Cuma günü de “Dünden Bugüne Türkçe” konulu oturum yapılacak. Başkanlığını Prof. Dr. Hamza Zülfikar`ın yapacağı oturumda, Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya, Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Prof. Dr. İgor Kormuşin ve Prof. Dr. Nurettin Demir konuşacak.
Etkinlikler “Bugünden Yarına Türkçe” başlıklı oturumla sona erecek. Prof. Dr. Recep Toparlı`nın başkanlığını yapacağı oturumda, Prof. Dr. Nizami Hudiyev, Prof. Dr. Gürer Gülsevin, Doç. Dr. Melek Özyetgin ve Doç. Dr. Erdoğan Boz konuşmacı olacak.

 

Osmanlı Türkçesi (Osmanlıca)

Oğuz Türklerinin kullandığı dilin devamı olan ve Selçuklular’ın son zamanlarından Cumhûriyet devrine kadar 700 yıl kullanılan ve kesintisiz eserlerini veren Osmanlı Türklüğünün devlet ve resmî yazışma dili.
Kaşgarlı Mahmud, Dîvân’ında Oğuz ve Hâkâniye adlı iki edebî şîveden bahseder. Bunlardan Oğuz Türklerinin kullandığı Oğuzca; daha sonra Türklüğün İslâmî devresi içinde ve Osmanlı Hânedanına nispetle Osmanlıca veya Osmanlı Türkçesi adını almıştır. “Osmanlıca” deyimi daha çok Osmanlıyı inceleyen müsteşrikler tarafından kullanılmıştır.

Eski Türkçe devresinden sonra, 13. asra kadar, Türk kültür târihi içindeki eserlerimiz; göçler ve yeni yeni kültür merkezlerinin ortaya çıkması sebepleriyle, Kuzey-Doğu (Kıpçak, Çağatay) ve Batı Türkçesi’ni de içine alarak “Müşterek Orta Asya Yazı Dili” ile verilmiştir.

Batı Türkçesi adını verdiğimiz Oğuz Türkçesi; Osmanlı Türkçesi-Azerî Ağzı ile birlikte olan müşterek devresini, hemen hemen 15. yüzyılın ortalarına kadar sürdürür. Ancak bu zamandan sonradır ki, Selçuklular devrinin sonunda yer alan ve Eski Anadolu Türkçesi adı ile andığımız her iki ağzın müşterek oldukları zaman görülen bazı ayrılıkların bir kısmı Osmanlı, bir kısmı da Azerî Türkçesi’nde umumîleşerek 16. yüzyıldan başlamak üzere iki ağzın kesin çizgilerle ayrılmasına sebep olur. Bunun yanında her iki şîvenin komşularından alınan kelimeleri, Arapça ve Farsça olanlar hariç, Azerî ve Osmanlı Türkçelerinde anlaşmada çıkacak, ikinci bir ayrılığı ortaya çıkarır.

Azerî Türkçesi daha çok Rusça ve Moğolca ile onlara yakın yerlilerin ve Hintçe’nin kollarından kelimeler alırken, Osmanlı Türkçesi de komşu Avrupa milletlerinin dillerinden kelimeler almıştır. Gerçekte, kurulan büyük bir imparatorluğun, sınırları içine aldığı pekçok milletin dilinden meydana gelen Osmanlı Türkçesi; topraklarla birlikte yeni kelimeler de fethederek onları millîleştirmiştir. Bu durum, Türkçe’nin karakteri icâbı da böyledir. Bu kelimeler daha çok, İtalyan, Yunan, Arnavut, Sırp, Romen, Bulgar vs. gibi milletlerin dillerinden girmiştir. Ancak bu milletlerin dillerinden alınan kelimeler, zamanla Türkçe’nin içinde yoğrulmuştur.

Arapça ve Farsça’dan gelen kelimeler ise yadırganmazlar. Çünkü Osmanlılar’da bu iki dile hiçbir zaman yabancı diller gözü ile bakılmaz. Bu sebepledir ki Türkçe başta olmak üzere, Arapça ve Farsça gramer unsurları Osmanlı Türkçesi’ne girmiş, yabancı kelimelerde herhangi bir ayrılık gözetilmediğinden, galat da olsalar, Türk zekâ ve kâbiliyetinin ürünü olan kelimeler ortaya çıkmıştır. Bu durum tamlamalarda da kendini gösterir (Bkz. İmparatorluk Dilleri).

İslâmî devre içerisinde Batı Türklüğünün dili olan Osmanlı Türkçesi, devre itibariyle Türk Dili tarihinin Orta ve Yeni Türkçe devreleri içine girmektedir. Tarihî Türkiye Türkçesi adını da verdiğimiz Osmanlı Türkçesi ilk devir eserlerinde; Türkî, Lisân-ı Türkî ve Türkmence olarak adlandırılır. Cevdet Paşa ve Fuad Paşa tarafından yazılan gramerin adı da Kavâid-i Osmâniye’dir. Cevdet Paşa, daha sonra Osmanlı lafzını bırakmış eserine Kavâid-i Türkiye adını vermiştir. Bu isim daha bazı gramer kitaplarında Lisân-ı Osmânî, Osmanlıca, Osmanlı Sarfı, Nahv-i Osmânî, Osmanlıca Dersleri gibi günümüze kadar gelmektedir. Ancak Süleyman Paşa ve Şemseddin Sâmî gibi zevâtın yazdığı gramerlerde İlm-i Sarf-ı Türkî ve Nev Usûl Sarf-ı Türkî gibi yine Türkî lafzına yer verilir. Deny ve Redhouse gibi batılılar ise, eserlerinde her iki kelimeyi de kullanmışlardır.

On üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar devam eden, alfabe olarak Arap menşeli İslâmî Türk alfabesine yer veren Osmanlıca’yı; 1) Eski Osmanlıca, 2) Klasik Osmanlıca, 3) Yeni Osmanlıca olarak üç devreye ayırmak gerekir.

Birinci devre; yukarıda da belirtildiği gibi Osmanlı Azerî Türkçelerinin birleştiği 13-15. yüzyılları içine alan, yabancı dillerden gelen kelimelerin az olduğu, açık Türkçe devresidir. Bu devreye Eski Anadolu Türkçesi veya İlk Osmanlı Türkçesi de denmektedir.

İkinci devre Klâsik Osmanlıca devridir ki 16-19. asırları içine almaktadır. Türkçe, bu devrede Arapça ve Farsça’dan gelen kelime ve gramer kaidelerine ziyadesiyle açılmıştır. Ancak bu durum, yazılan eserlerin mevzûuna ve işlenişine göre, dilin açık ve anlaşılır veya kapalı olması şekli, değişmektedir. Meselâ Bâkî’nin Dîvân’ını anlamak güç olabilir. Fakat Meâlimü’l-Yakîn adlı siyer kitabı gayet açıktır ve anlamada zorluk çekilmez. Ancak, belirli kültür seviyesine ulaşmamış bir insan, hangi devirde olursa olsun günlük kelimelerin dışında hiçbir şey anlamaz ve cehaletini, ortaya konan eserlere yüklemekten kendini alamaz. Bu durum göz önüne alındığı takdirde, elbette çobanın ve padişahın dili bir olmayacaktır. Çünkü dünyaları başkadır. Fakat daha çok 16. yüzyıldan itibaren Arapça ve Farsça’dan meydana gelen kelimeler ağırlık kazanmaya başlar; 17 ve 18. yüzyıllarda gittikçe koyulaşır, anlaşılmaz bir hâl alır. Türkçe kelimelerin, cümlenin sadece fiilinde kaldığı görülür. Nesir dilinde daha fazla anlaşılmazlık ortaya çıkar. Nazım dili ise, bir noktada ölçülü bir cümle yapısına sahip olduğu için, kendini pek kaybetmez.

Bu devre “Klâsik Osmanlıca” olarak adlandırılan devirdir. Ancak bunda büyüyen ve gelişen bir devletin, her sahada, dilindeki ihtişam ve ifade kabiliyetinin bulunması ve kültür seviyesi bakımından hayatının yükselmesi de büyük rol oynamıştır. Devrenin sonunda bu durum halk şiirinde de kendini göstermiştir. Fakat son iki yüzyılda halk şiirinin dili 1908’den sonra gerçekleştirilecek olan ikiliği ortadan kaldırmış ve halk diliyle yüksek zümre dili birbirine yaklaşmıştır.

Yeni Osmanlıca devresiyse, 19-20. asırları ve Cumhuriyet devrine kadar olan zamanı içine almaktadır. Osmanlıca’nın bu sonuncu devresi, gazeteci lisanının başladığı, Arapça ve Farsça tamlamaların çözüldüğü, Türkçe’nin kendi kaidelerine sahip çıkmaya başladığı devirdir. Fakat bu devrede de Arap ve Fars dillerinden gelen kelimelerin yanında, batı dillerinden pek fazla kelime alınmıştır. Hattâ bu durum Cumhuriyet devrinden sonra, günümüze kadar uzanmıştır.

Her ne şekilde olursa olsun Osmanlı Türkçesi’ne, kültür dili olması hasebiyle, bir yüksek zümre dili olarak bakmak mümkündür. Ancak “Arapça, Farsça ve Türkçe’nin karışımı bir dildir!” demek yanlıştır. Eğer öyle olsa idi, geride kalan kültür hazinesine Arapların ve Farsların da sahip çıkması gerekirdi. Halbuki bu hazine, sadece Türk milletinindir. Yalnız bu dil, zevk-i selim sahibi yüksek tabakanın dili olmuş ve halk dilinden ayrılmış olarak zuhur etmiştir. Yazı dili, aradığı açık ve anlaşılır şekle, ancak yirminci asrın başlarında kavuşmuştur. Böylece bu devirden sonra yazı ve halk dili birbirine yaklaşmış ve zamanla aradaki açığı kapatmıştır.

Osmanlıca içinde ele aldığımız ilk devre ise, sonda yer alan her iki devreden daha açık ve anlaşılır bir durum gösterir. Bu devrenin eserleri, bugün bile anlaşılır durumdadır. Fakat son devreye nispeten ilk devrede, sonradan kullanıştan düşen arkaik, eski kelimeler yer almaktadır. Bugün milletimizin zevkle okuduğu Yunus Divânı ve Mevlid gibi eserler bu devrin mahsulüdür. Her ne şekilde olursa olsun, Osmanlıca, 700 yıl süren uzun ömrü ile, Türklüğün en büyük yazı dili olmuştur.