Türkçenin Anlatım Gücü

İlk yazılı belgeleri M.S. 5. yüzyılda başlayan ve tarih boyunca çeşitli şaheserlerin yazımında kullanılan dilimiz, bu uzun ve verimli geçmişine rağmen yeterince işlenmediği ve korunmadığı için, günümüzde sahip olduğu anlatım imkânları oranında bilinmemekte ve dilimizin bu gücünden faydalanılamamaktadır. Türkçeyi gücü oranında tanımayan, bilmeyen veya kullanamayanlar da zaman zaman başka dillerle karşılaştırarak fakir bir dil gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Anlatım gücü, gerçek kelime hazinesi göz önüne alınmadan yapılan bu karşılaştırmalarda Türkçenin aleyhine sonuçlar çıkarılmaktadır. Tarihî süreçte Türkçenin yabancı dillerden etkilenmiş olması, dilimizin yapısını ve milletimizin o dönemlerdeki kültürel ve sosyolojik durumunu bilmeyen veya bunu göz önüne almayan kişilerce Türkçenin fakirliğine dayandırılmaktadır.

 

Tarih boyunca çok geniş bir coğrafyaya yayılmış, farklı bölgelerde çeşitli devletler kurmuş olan milletimiz, tabiatıyla bu bölgelerdeki milletlerle kültür alış verişlerinde de bulunmuştur. Bu ilişkiler sonunda kültürde meydana gelen değişmeler, kültürün taşıyıcısı ve en önemli göstergesi olan dile de yansımış, Türk dili ile bu milletlerin dili arasında çok önemli oranlarda alış verişler olmuştur. Türk dili ve kültürü birtakım değişmelere uğramış, ancak sağlam bir temelinin bulunması dolayısıyla bu değişmeler özüne fazla etki edememiştir. Bu temasların meydana geldiği dönemlerde Türk milleti, siyasî açıdan azınlık durumunda kalmadığı için, azınlıkların ruh hâliyle kendilerini koruma ve bu sayede yok olmaktan kurtulma içgüdüsüyle davranmamış ve bu yüzden yabancı etkilere açık kalmıştır. Kültürel temasların olduğu dönemlerin pek çoğunda asker ve nüfus bakımından daha güçlü bir durumda olanlar Türklerdir. Yakın tarihlere kadar Türklerin azınlık durumuna düştüğü ve bu sebeple yok olmamak için kendi kültürel değerlerini koruma kaygısı taşıdığı, yani azınlık psikolojisiyle davrandığı dönemler pek görülmez.

 

Ayrıca çeşitli din değişiklikleri esnasında, Türklerin, karakter özelliklerinin bir sonucu olarak yeni dinlerini bütün samimiyetleri ve dürüstlükleriyle benimsedikleri, bu yeni dinin kendisinden önce ortaya konmuş kültürel değerlerini hiç yadırgamadan kabullendikleri görülür. Özellikle İslâmiyetin benimsenmesinden sonra, Müslüman milletlerin bizden önce ortaya koydukları medeniyetin en sadık ve en dürüst koruyucuları durumuna gelmişlerdir.

Bütün sosyal olaylar gibi kültürde ve dilde meydana gelen değişmeleri de, sadece bir iki sebebe bağlamak mümkün değildir. Ayrıca tarihî bir olay değerlendirilirken, bugünün şartları değil, o günün şartlarını göz önüne almak gerekir. Arap ve Fars dillerinin Türkçe üzerinde niçin daha fazla etkili olduklarını veya bugün batı dillerine karşı Türkiye’de ortaya çıkan hayranlığın sebeplerini araştırırken de, bütün tarihî, sosyolojik, kültürel faktörler hesaba katılmalıdır. Meseleye böyle bakılınca, yabancı dillerin Türkçe üzerindeki etkilerinin sebepleri arasında, Türklerin azınlık durumunda kalmamaları yüzünden “kültürlerini ve dillerini koruma kaygısı taşımamaları” ve “yeni din ve kültürleri, karakterlerinin gereği olarak bütün samimiyetleri ile benimsemeleri” şeklinde özetleyebileceğimiz sebepleri de sayabiliriz. Olumsuz sonuçlar doğuran ve Türkçenin yeterince gelişmesini engelleyen bu tesirin, böyle bir ruh hâlinin yarattığı anlayıştan kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz. Ancak bu etkiye yol açan yazı, vezin, ortak medeniyet, vb. gibi başka tarihî ve sosyal sebepler de elbette bulunmaktadır

Gerçekler böyle iken bir kısım insanlarımızın dilde görülen alış verişleri Türkçenin fakirliğine dayandırmaları, bilgisizliklerinden kaynaklanmaktadır. Türkçeyi yeterince tanımayanlar, İngilizce, Almanca gibi dillerin birkaç yüz binlik kelime varlığına karşılık Türkçenin 50-60 binlik bir kelime hazinesinin bulunduğunu, dolayısıyla fakir bir dil olduğunu savunurlar.

Türkçenin bilim dili olamayacağını veya fakir bir dil olduğunu ileri sürenlerin dayandığı ilk nokta, kelime varlığımızın yetersiz olduğu düşüncesidir. Sözlüğümüzün 50 bin civarındaki kelime kadrosunu İngilizce ile kıyaslayanlar, “Türkçe zengin bir dil değildir.” şeklindeki kanaatlerini ispatladıklarını sanırlar. Oysa “bu acele verilmiş hüküm bir dilin gücünü sadece o dildeki kelime sayısıyla ölçmek demektir ki böyle bir kabul dil bilimine göre tamamen yanlıştır.” Sözlükte yer alan kelimelerin sayısına dayalı bir karşılaştırmada durum, Türkçenin tarih boyunca ve bugün şuurlu bir şekilde işlenmemesinden dolayı Türkçenin aleyhine göründüğü için, iddia sahiplerini haklıymış gibi gösterebilir. Nitekim Türkçenin bugünkü durumuna ilişkin değerlendirme yapanlar bu kaygılarını dile getirirler: “Türkçe bu asrın başında 100 bin kelimelik dev bir dil iken şimdi 20 binlere kadar düşmüştür. Oysa bu asrın başında 80 bin civarında olan İngilizce şimdilerde 400 binin üzerinde bir kelime hazinesine sahiptir.” Dil Bayramındaki bir konuşmasında Hamza Zülfikar, “80 bin kelimelik Osmanlı kamuslarından 1940’ta 15 bin kelimelik Türkçe Sözlük’e gelindiği bir gerçektir.” şeklindeki ifadesiyle, karşılaştırma amacı gütmeden, sadece Türkçenin 1940’lı yıllarda meydana gelen hızlı değişmeden dolayı içine düştüğü durumu haklı olarak belirtiyor.

Öncelikle bu ifadelerde hem Türkçe, hem İngilizce için verilen rakamların Türkçenin aleyhine, İngilizcenin lehine çok abartılı olduğunu belirtmek gerekir. Türkçenin gerçek söz varlığı hangi çalışma ile kesin olarak tespit edilmiştir? Mehmet Hengirmen, 1988 yılında Türk Dil Kurumunun yayımladığı sözlükte ortalama 60 bin sözcük bulunduğunu söyler. Yazarın yer verdiği İngilizcenin üç sözlüğündeki kelime sayısı da Redhouse 1968’de 160 bin, Cambridge İnternational Dictionary of English 1995’te 100 bin, Webster’s New World Dictionary 1970’te 80 bin” şeklindedir.

XI. yüzyılda yazılmış olan Divan ü Lugati’t-Türk’te yer alan kelimelerin sayısı 8624’tür. Oysa aynı dönemde hazırlanmış bir Lâtince-İngilizce sözlükte yer alan kelime sayısı 3000’dir. Türkçedeki kelime sayısı, bu dönemde, İngilizcedeki sayının yaklaşık üç katı kadardır. Üstelik Kaşgarlı Mahmut, eserinde, canlı dilde yaşamayan ve Türkçe kökenli olmayan kelimelere yer vermediğini de belirtir. XI. yüzyılın bu güçlü dili yukarıda belirttiğimiz çeşitli sebeplerle gerektiği şekilde işlenmediği, yüzyıllarca ihmal edildiği halde bugünkü durumuna gelmiştir. Türkçemiz bugün, Türkçenin ilim dili olamayacağını, Türkçenin fakir bir dil olduğunu savunanların iddia ettiği kadar vahim bir durumda değildir.

Türkçe bütün olumsuzluklara rağmen, günümüz dünya dillerinin hiçbirisinden geride değildir. Kelime sayılarına dayalı bir karşılaştırma, Türkçenin yapı ve işleyişinden dolayı bütün kelime ve kelime değerinde olan anlatım araçları sözlüklerde yer almadığı için gerçek ve doğru sonuçlar ortaya koyamaz. Sözlükte yer almayan veya hepsi sözlüklerde yer almayan, ancak her biri diğer kelimeler gibi birer anlatım aracı olan Türkçenin gizli diyebileceğimiz çok geniş bir söz varlığı bulunmaktadır. İlk bakışta, sözlüklerde yer almadığı için görülmeyen bu söz varlığını şöyle gruplandırabiliriz:

1- Türkçe bilindiği gibi sıfat-fiil ve zarf-fiil ekleri bakımından zengin bir dildir. Hemen hemen bütün fiillerle kullanılabilen 20 civarındaki işlek sıfat-fiil ve zarf-fiil ekimiz, cümle içinde kullanılan geçici kelimeler türetmekte ve bu kelimeler isim, sıfat, zarf, vb. olarak kullanılmaktadır. Türkçede bulunan fiil sayısının 20 katı kadar kelime Türkçenin kelime hazinesine bu eklerle kazandırılmaktadır. Ancak bu eklerle türetilen kelimeler, cümle içinde kullanılan geçici kelimeler oldukları için sözlüklerde yer almamakta, kelime sayısı belirlenirken göz önüne alınmamaktadırlar. Bu eklerden “imek” fiiliyle kullanılan “-ken” zarf fiil eki, sadece fiil tabanlarına değil, hem çekimli fiillere ve hem de isimlerin bulunma hâli eki almış şekillerine eklenerek onların cümlede zarf olmalarını sağlamaktadır. Oysa bu kelimelerden sadece sıfat-fiil eklerinin kalıplaşması sonucu oluşmuş kalıcı kelimeler sözlüklerde yer alır.

2- Türkçede isim soylu kelimelerin hepsi cümle içinde isim, sıfat, zarf, zamir olarak ve hatta bir kısmı çekim edatı olarak kullanılmaktadır. İsim, sıfat, zarf, zamir, çekim edatı görevleriyle kullanılan bu kelimeler arasında morfolojik bir fark bulunmamaktadır. Herhangi bir isim kullanılışta hiçbir şekil farklılığına uğramadan bütün bu türlerde cümlede yer alabilmektedir. Cümledeki yerine ve görevine bağlı olarak farklı bir türde kullanılan ve dolayısıyla farklı bir anlam kazanan kelime, sözlükte sadece bir yerde madde başı olarak yer almaktadır. Bazı dillerde ise her hangi bir isim, sıfat olarak kullanılınca morfolojik bir farklılığa uğramakta, dolayısıyla sözlüklerde ayrı bir madde başı hâline gelmektedir. Kelime sayısına dayalı olarak Türkçe ile bu yapıdaki başka dilleri karşılaştıracak olanların Türkçenin bu özelliğini de göz önüne almaları gerekir. İsimlerle kullanılan “-ki aitlik eki” hem yalın hâlde bulunan ve hem de bazı hâl eklerini almış bulunan isimlere getirilerek bu kelimelerin türünü değiştirip cümle içinde sıfat veya zamir olarak kullanılmalarını sağlamaktadır.

3- Türkçede varlıkları, kavramları ve hareketleri tamlamalardan faydalanarak isimlendirmek çokça başvurulan bir yoldur. Belirtisiz isim tamlaması, sıfat tamlaması, birleşik fiil, isnat grubu, kısaltma grupları yapısında karşımıza çıkan bu dil birlikleri, tek kelimeler gibi bir anlatım özelliğine sahiptir. Varlık, kavram ve hareketlerin ifadesi için kullanılan bu gruplar bir kelimeden oluşmadıkları için çoğu zaman sözlüklerimizde madde başı olarak yer almazlar. Türkçenin söz dizimi yapısının dile kazandırdığı bu zenginliği, imlâ kurallarımızın gereği olarak bu dil birliklerini ayrı yazmamız, onları dilin söz dağarcığına dahil etmemize engel olmamalıdır. Nitekim Almanca ile yazılmış herhangi bir gazete yazısı veya makaleye göz attığımız zaman, kelimelerin önemli bir kısmının birleşik kelimeler olduğunu görürüz. Aradaki fark, onlar bir kavramı, bir varlığı isimlendiren bu yapıdaki kelimeleri hemen birleştirir, bitişik yazarlar; bizde ise büyük kısmı ayrı yazılır. İmlâ Kılavuzu’nda bu konuyla ilgili kurala yer verilirken, başta şu açıklama yapılır: “Birleşik kelimeler yazılış bakımından bitişik yazılanlar ve ayrı yazılanlar olmak üzere ikiye ayrılır. Bitişik yazılan birleşik kelimelere bitişik kelime adı verilir.” Bitişik yazılmayan birleşik kelimeleri, imlâ kuralı dolayısıyla ayrı yazıldıkları için yok saymak, Türkçenin söz dizimi yapısının dile kazandırdığı bu zenginliği göz ardı etmek ne kadar doğru bir değerlendirme olur? Türkçenin sadece bitişik kelimeleri değil, birleşik kelimeleri de, kelime sayısının belirlenmesinde göz önüne alınmalıdır.

Türk Dil Kurumunun, dilimize son zamanlarda giren yabancı kelimelere bulduğu karşılıklar içinde yer alan ve iki kelimeden oluştuğu için bazı kişilerin eleştirdiği kelimeleri Ahmet Bican Ercilasun, “Göz kapağı ile kaş arasında organ olmak bakımından hiç fark yoktur; ama biri için tek kelime, diğeri için iki kelime kullanıyoruz. Buna karşılık İngilizcede kaş için iki kelime “eyebrow” kullanılıyor.” ifadeleriyle savunur. Şunu da belirtmek gerekir ki, Türkçeye batı dillerinden giren ve adı geçen eserde, Türk Dil Kurumu tarafından uygun görülen karşılıkları verilen yabancı kelimelerin küçümsenmeyecek bir kısmı iki kelimeden oluşmaktadır.

Türkçenin söz diziminin bu özelliği, daha da önemlisi bir imlâ kuralı dolayısıyla bitişik yazılmayan ve sözlüklerde madde başı olarak yer almayan birleşik kelimeleri yok saymak, sonra da Türkçenin fakir olduğu iddiasında bulunmak doğru bir değerlendirme olmaz.

Türkçenin fakirliğine hükmedenlerin yaptığı gibi, Türkçe ile başka dilleri kelime sayıları bakımından karşılaştırmak amacında değiliz. Ancak bu tür karşılaştırmaları yapanların da biraz insafsızca ortaya koydukları ve genellikle Türkçenin aleyhine verilen rakamların doğru olmadıklarını belirtmek gerekir. Daha önemlisi dilin gücü sadece kelime sayısına dayandırılarak ortaya konamaz.

Türkçeyi fakir sayanlar, bir dayanak noktası olarak da, başka bir dilden Türkçeye yapılan tercümeler sırasında çekilen güçlükleri göstermektedirler. Oysa bir dilde yazılmış herhangi bir metni başka bir dile çevirmenin her zaman birtakım zorlukları vardır. Bu gerçek fakir bir dilden zengin bir dile yapılacak tercümeler için de söz konusudur. Çünkü her milletin varlıklar ve kavramlar dünyası ve bunları ifade şekilleri farklıdır. Farklı kavram ve hareketleri olan, kendine özgü deyim ve kalıplaşmış ifade şekilleri olan bir dille yazılmış metin, daha zengin bir dile çevrilse bile, çevirenin bazı noktalarda zorlanması tabiîdir. Hele çevirici kendi dilinin ifade imkânlarını yeterince bilmiyorsa, çevirme işi daha da güçleşir. İşte bu güçlük bir kısım aydınlarımız arasında Türkçenin fakir olduğu kuruntusunu doğurmuştur. Dil şuurundan yoksun olanlar, bu durumda, kolay yolu seçerek, o dildeki kelimeleri yeğlemektedirler.

Eski Uygur Türkçesi, Karahanlı Türkçesi, Eski Anadolu Türkçesi yazı dillerinin anlatım gücü, sadece o dönemin diğer dillerine göre değil, belki günümüzdeki pek çok dile göre daha geniştir. Bu zengin dilde yer alan kelime hazinesinin bir kısmı Türk aydınları tarafından yabancı kelimelere feda edilmiştir. Bu dönem yazı dillerinin söz varlıkları Doğan Aksan tarafından, Türkçenin Söz Varlığı adlı eserde çeşitli yönleriyle dile getirilmiştir. Bu eserinde yazar, Türkiye Türkçesinin ve tarihî Türk yazı dillerinin, söz varlığı bakımından zenginliklerini incelemekte; Türkçenin ikilemeler, deyimler, türetme gücü, çok anlamlılık, terimler, kalıplaşmış sözler, atasözleri gibi çeşitli yönlerden zenginliklerini ortaya koymaktadır. Onun belirttiği bu unsurlara, Türkçenin yukarıda saydığımız özelliklerinden ortaya çıkan zenginliklerini de katmak gerekir. Biz burada sadece Uygur Türkçesinden rastgele seçtiğimiz herhangi bir fiilden türetilmiş kelimeleri örnek olarak vermekle yetineceğiz. Ahmet Caferoğlu’nun Eski Uygur Türkçesi adlı eserinde “kör- “ fiilinden türetildiği anlaşılan şu kelimeler yer alır: körgle (güzel), körglüg (görünen, güzel manzaralı), körgür (göster-), körk (güzellik, endam, nişan, biçim, kıyafet), körket- (göster-), körkdeş (güzellikte, endamda eş), körkitdeçi (gösteren, kılavuz), körkit- (göster-), körkle (güzel, dilber), körkle (güzelleş-), körklüg (güzel,gösterişli), körksüz (çirkin, yakışıksız), körkür- (göster-), körkmeklig (görme), körmez (kör), körügse- (görmek iste-), körtgür- (göster-), körtle (güzel, dilber, prenses lâkabı), körtrek (daha güzel), körtük (âşık, seven), körük veya körüg (casus; güzellik, görüş), körüm (rüya, görünüş; piyes, görülecek olan şey), körünçle- (sergilemek, teşhir et-, sahnele-), körünçlegülük (teşhire lâyık, göstermeye değer), körünçlük (sergi iskelesi, üzerinde eşya sergilenen pano, sahne), körün- (görün-), körüş- (görüş-), körünççi (seyirci). Ayrıca yine bu fiilin köküyle ilgili olan “köz, köze- (arzula-), közet- (gözet-, sakla-), közetçi (muhafiz), közkiş- (birbirini gör-), köznek (akis), közsüz (kör), közünç (ünlü), közüngü (ayna).

Ne yazık ki Türkçenin bu türden binlerce kelimesi zamanla terk edilmiş, yerlerine yabancı karşılıkları konmuştur. Terk edilen bu türdeki on binlerce kelime bir tarafa, Türkçenin bir dönemlerinde kullanılmış, her biri belki binlerce kelime kazandıracak pek çok yapım eki de bugün unutulmuş ve terk edilmiştir. Meselâ Divan ü Lugati’t-Türk’te, isimlere getirilerek, o isimle belirtilen kavram veya varlığı özleme veya o ismin kökünü teşkil eden fiilin belirttiği hareketi yapmayı isteme anlamında, “itise-, açısa-, içise-, ıdısa-, ahsa-, urusa-, üzüse-, aşısa-, agısa-, ewse-, ewise-, ukusa-, egise-, ögüse-, üküse-, alısa-, ölüse-, ılısa-, emise-, enise-” fiillerini türeten -sA eki, sıfatları derecelendiren -rAk eki, vb. Talat Tekin, bu konuyu; “Dilimizdeki yapım eklerinin yarıdan çoğunun işlek olmamasının, daha doğrusu bunların işlekliğini yitirmiş olmalarının nedeni, Osmanlı aydın ve okumuşlarının yüzyıllarca Türkçe köklerden Türkçe eklerle kelime yapmamış, türetmemiş olmalarıdır.” şeklindeki ifadesiyle dile getirir.

Gerçekten de bu zengin dilin yerini, Osmanlılar döneminde, önemli oranda Arapça ve Farsçaya dayanan bir dil almıştır. Zengin ifade imkânlarına sahip olan dilimiz bu dönemde şuurla işlenmediği için gelişmemiştir. Dilimiz gelişmediği için de önemli bilimsel eserler ortaya konamamıştır. Çünkü, yabancı dille eğitim çok emekle az bilgiye ulaşılan ve düşünme yeteneği kazandırmayan, hazır kalıpları ezberlemeyi gerektiren bir eğitimdir. Ne yazık ki Türkiye’de bugün de aynı durum yaratılmak istenmektedir. Orta öğretimde ve üniversitelerde, Türkçenin dışındaki dillerle eğitim teşvik edilmektedir. İngilizler fethettikleri ülkelerde, “İngiliz kültürünü yaymak, sömürgesi olan ülkenin ana dilinin gelişmesini önlemek, yerlilerin düşünme ve üretme yeteneklerini sınırlandırmak, onları anlamadan ezberlemeye mecbur etmek ve İngiliz kültür ve medeniyetinin üstünlüğünü kabul ettirerek onlarda aşağılık duygularını geliştirmek” amacıyla yabancı dille eğitimi orta ve yüksek öğretimde zorunlu kılmışlardır.

Osmanlı aydınlarının dil şuurundan yoksun bu davranışları, bugün de bazı aydınlar tarafından devam ettirilmektedir. Osmanlılar döneminde çeşitli sosyal ve siyasî nedenlerle ve özellikle, yanlış veya doğru dinî bir anlayışla Arapça ve Farsçaya yönelik olan bu eğilimin, bugün yönünün değiştiği ve kanaatimizce yıllarca sinsi bir şekilde yaratılan aşağılık duyguları sonucunda batı dillerine doğru kaydığı görülmektedir.

Bu düşünceden hareketle Türkçenin bilim dili olup olamayacağı, ne yazıktır ki bir kısım Türk aydınının (!) tartışma konularını oluşturur.

Kanaatimizce, bugün Türkçenin bilim dili olamayacağını iddia edenlerin içinde bulunduğu gaflet ve cehalet, Kurtuluş Savaşı döneminde İngiltere’nin veya Amerika’nın mandacılığını isteyenlerden kat kat ileridedir.

Aydınlarımızın bu tutumlarına karşılık, yabancıların bu konulardaki hassasiyetleri, dile sahip çıkma bakımından bizimle onlar arasındaki farkı gözler önüne sermektedir. Bununla ilgili olarak, Fransızların çıkardığı Ağustos 1994 Tarih ve 94-665 Sayılı Fransız Dilinin Kullanımına İlişkin Yasa’da yer alan “Yabancı bir dilde yazılması zorunlu olan sözleşme, belge, bildiri gibi yazıların Fransızca çevirileri ya da özetleri de yer alacak; bu sözleşmelerde, yabancı dilden bir deyime yada sözcüğe; bu deyim ya da sözcüğün aynı anlamda Fransızca bir karşılığı bulunuyorsa ve özellikle bu karşılık, Fransız dilinin zenginleştirilmesiyle ilgili tüzük hükümlerinin öngördüğü koşullara da uygun ise yer verilemez.” şeklindeki ifadelerini hatırlatmak yeterlidir. Bizde ise Yüksek Öğretim Kurulunun 2547 Sayılı Yasa Taslağı’nda yer alan puanlandırma sistemine göre; “Türk dili ile yazılan inceleme ve araştırma eserlerinin, sırf dili dolayısıyla ikinci sınıf bir değerlendirmeğe tâbi tutuldukları” görülmektedir. Bu iki örnek, bugün de Türkçeye sahip çıkılmadığını ve insanlarımızın Türkçe’yi bilmedeki ve kullanmadaki yetersizliklerinin suçunu Türkçenin üzerine attıklarını göstermektedir.

Bütün boylarıyla milletimizin adı olduğu için bütün Türk şivelerinin söz varlığını kapsaması gereken “Türkçe” ismini, burada sadece Türkiye Türkçesi yazı dilinin adı olarak kullanıyoruz. İfade ettiğimiz bu zenginlikler sadece Türkiye Türkçesine has zenginliklerdir. Türkçenin bütün şivelerinin söz varlığını kapsayan sözlükler bir tarafa, Türkiye Türkçesinin çeşitli dönemlerine ait bütün klâsik eserlerinde yer alan kelimeleri kapsayan sözlükler bile hazırlanmadan; Türkçenin kelime varlığını sadece bir dönemde yazı dilinde kullanılan kelimeleri içeren sözlüklerdeki sayıyla sınırlayıp, sonra da bunları başka dillerin bütün ağızlarındaki, bütün şivelerindeki, bütün klâsik eserlerindeki kelimeleri kapsayan sözlüklerdeki sayıyla karşılaştırmak doğru olur mu?

Dilimiz tarih boyunca aydınlarımız tarafından çeşitli sebeplerle şuurlu bir yaklaşımla işlenmediği hâlde bugün hiçbir dünya dilinden daha geride değildir. Türkçenin bütün klâsik eserlerinde yer alan kelimelerini içeren eksiksiz bir sözlüğü hazırlanmamıştır. Yapısı dolayısıyla anlatım gücünü artıran ögelerin pek çoğu göz ardı edilmekte, sözlüklerde bu unsurlara yer verilmemektedir. Yanlış bir yaklaşımla hazırlanmış bu eksik sözlüklerden hareketle Türkçeyi kelime sayısı bakımından yabancı dillerle karşılaştırmak ve sonuçta Türkçenin fakir bir dil olduğunu iddia etmek, yanlış bilgilere dayalı yanlış değerlendirmelerdir. Türkçeyi yeterince bilmedikleri için böyle bir iddiada bulunanlar, kendi kusurlarını Türkçenin omuzlarına yüklemek gibi bir haksızlıkta bulunmaktadırlar.

Yard. Doç. Dr. Ahat ÜSTÜNER

Dilimiz Kimliğimizdir: Dilimize Sahip Çıkalım!

Üçüncü bin yılın başlarında dünya, çok hızlı bir değişme ve gelişmeyi yaşıyor. Dünya, âdeta bir milletler mücadelesine sahne olmaktadır. Bu mücadelede kimi milletler bir araya gelerek, ortak kültürel değerler esasına dayalı birlikler oluşturuyorlar: Avrupa Birliği, Bağımsız Devletler Topluluğu, Amerika Birleşik Devletleri gibi. Bu birliklerin en tipik örneği, Avrupa Birliği’dir. Başlangıçta bir ekonomik dayanışma şeklinde ortaya çıkan bu topluluk, zaman içinde tek paranın kullanımı, sınırların kaldırılması ve daha birçok kültürel ortaklığı hedefleyen bir istikamette yol almaktadır.

Muhtemeldir ki bu tür birlikler, bir zaman sonra, ortak bir dile doğru da adımlar atacaklardır. Gelişmiş ülkeler için dilleri, hem bir iletişim aracı, hem ürettikleri malları pazarlamak için bir ticarî araç hem de kendi dillerini zorunlu olarak öğretmek suretiyle elde ettikleri zahmetsiz bir gelir kapısıdır. Modern sömürgeciliğin en güçlü araçlarından birisinin dil olduğu artık çok iyi bilinmektedir.

Türkiye, 1980’li yılların sonlarından başlayarak serbest pazar ekonomisinin en acımasız biçimini yaşamaktadır. Bu noktada bizi, ekonomik alandaki sıkıntılardan ziyade, bu sıkıntıların kültürel sahayı nasıl etkilediği ilgilendirmektedir. Ülkemizde, gelir dağılımının bozulmasından kaynaklanan ekonomik dengesizlikler, toplumu ve kültür hayatımızı da karmakarışık hâle getirmiştir. Türkiye, kültürün yok sayıldığı, hayatın yalnızca maddî yönünü ön plâna çıkartan bir ülke görüntüsüne sokulmuştur. Şehirdeki aydınından kırsal kesimdeki çobanına kadar herkes belli konularla meşgul edilmektedir: Ekonomi, siyaset, din, spor ve magazin. Uzman olan veya olmayan herkes bu konularda konuşmaktadır. Bu keşmekeşte, bireylerin ruhî durumları, sosyal ve kültürel değerler, eğitim, sağlık, vatandaşlık bilinci, millî şuur, millî benlik gibi hayatî önem arz eden konular, çoğu zaman, gündeme dahi gelmemektedir.

Biz, bu yazımızda kültürel değerlerimizin en başta gelenlerinden dilimize ferdî ve millî açılardan bakacağız. Konuyu hakkıyla ortaya koyabilmek için, her şeyden önce, dil kavramından ne anlaşılması gerektiğini açıklamamız gerekmektedir.

Dilin işlevi nedir?

Dil ve konuşabilme yeteneği, insanoğluna yaratılışıyla birlikte bağışlanmış ve onu diğer canlılar üzerinde üstün kılmış en önemli özelliklerinden birisidir. İnsan adı verilen bu canlı türünün en üstün özelliği düşünebilmesi ve muhakeme edebilmesidir. Dil-düşünce ilişkisi ise, yüzyıllardan beri araştırılan bir konudur. Kimi dilbilimcilere göre, dil, düşüncenin evidir. Diğer bir söyleyişle, düşünce ancak dille oluşur ve yine dil sayesinde dış dünyaya aktarılır. Çok yeni sayılabilecek bir bakış açısına göre ise, adlandırma ve kavramlar olmadan düşünce üretilemez. Öyle anlaşılıyor ki insanı insan yapan bu iki temel özelliği, birbiriyle yakından ilgilidir.

Dil, bireye düşünce üretebilme, düşüncelerini dışa vurma, bilgi edinme, geçmişini hatırlama, gününü yaşama, geleceğine yön verme, kişiliğini kazanma, hayatını sürdürme gibi daha pek çok açıdan yardımcı olmaktadır. Bu yönüyle dil, daha çok bireyseldir. Çünkü, kişiliğimiz biraz da dilimizle kazanılır ve kişiliğimiz aslında dilimizde gizlidir. Dil, ferdî ve millî kişilik ve kimliğimizi bünyesinde barındırır. Dil, hayatın her safhasını kapsayan, her an onun içinde yaşadığımız genişçe bir dünyadır. Kısacası, dil, aslında hayatın kendisidir.

İnsanoğlu, toplu hâlde yaşamaya mecbur ve muhtaç olan bir canlı türüdür. Hiçbir insan tek başına yaşayamaz. İnsanların bir arada yaşayabilmeleri için, aralarında birtakım ortak özelliklerin bulunması gerekir. İnsanları bir araya getirip aralarında ortak duygusal bağlar kuran vasıtalardan birisi de dildir. Dilin insanlar arasında iletişimi sağlaması, onun çok küçük bir yönünü ifade etmektedir. Dil, asla mekanik değil, duygusal bir iletişim aracıdır. Dilin asıl işlevi, insanlar arasında doğal, duygusal ve ruhsal bağlar kurmasıdır.

Böylelikle diller, insan topluluklarını birbirlerine yaklaştırarak “millet‿ adı verilen sosyal kurumun oluşmasına zemin hazırlarlar. Bu yönüyle dil, milleti oluşturan bireyler arasında tam bir birleştirici unsur görevini üstlenir. Onları duygu, düşünce, hayal ve en önemlisi dış dünyayı algılama açısından birbirine yaklaştırır. Dil sayesinde ortak duygu, düşünce ve ideallere sahip olan bireyler arasında, aynı zamanda ortak bir şuur da oluşur. Bu şuur ferdî şuurun çok ötesinde millî bir şuurdur. Millî şuur ise, bir milleti ayakta tutan, geçmişini hatırlatan, değerlerini bugüne taşıyan, bugününü en güzel şekilde yaşatan ve bütün bunları kapsayacak şekilde geleceğe yön veren hareketlerin bütünüdür.

Türkçe, Türk milletinin dilidir.

Dilin bireye ikinci katkısı ise, onu dünya üzerinde tek başına yaşayan bir varlık olmaktan kurtarıp kendisiyle birçok açıdan benzeşen insanlarla bir arada yaşatma imkânı sağlamasıdır. Millî zevk, millî hareket tarzı, millî bakış açısı ancak ve ancak dilin bu birleştirici, kaynaştırıcı etkisiyle elde edilebilir. Dilini bilmediğimiz insanlarla herhangi bir yöntemle anlaşmamız mümkündür. Bu anlaşma çoğu zaman mekanik bir iletişimden öteye gidemeyecektir. Çünkü, diller, asıl işlevini bireyler arasında duygusal bağlar, duygusal iletişimler kurarak ortaya koymaktadır.

Günümüzde dillerin işlevi, eskisinden daha belirgin bir durumdadır. Diller, yukarıdan beri sıraladığımız gibi, şahsî ve millî açılardan her geçen gün daha büyük önem arz etmektedir. Şimdilerde bir insanın hangi millete mensup olduğu noktasında konuştuğu ana dili belirleyici unsurların başında gelmektedir. Eskiden bir insanın hangi milletten olduğunu anlamak için, öncelikle dış görünüşüne, kılık kıyafetine bakılırdı. Hızla küreselleşen ve kaynaşan dünyada artık bu ölçüler yeterli olmamaktadır. Herhangi bir millete mensup olma konusunda, konuşulan ana dili belirleyici olabilmektedir. Konuya kendi penceremizden bakacak olursak, Türk milletine mensup olmanın gereklerinden birisi de, hiç şüphesiz, Türkçe konuşmaktır. Türkçe konuşan insanlar, Türk milletinin fertleridir. Türkçe ise, Türk milletinin dilidir.

Dilde Özleştirme

1930’lu yılların başında dilimizdeki yabancı kelimelere Türkçe karşılıklar bulma konusunda yoğun çalışmalar yapıldığı bilinmektedir. O yıllarda dilimize çok sayıda yeni kavram ve kelime kazandırılmış, dildeki bu olağan dışı yabancılaşmanın önüne geçilmeye çalışılmıştır. Ne var ki özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra, bu aşırı Türkçeleştirme hareketi çığırından çıkmış ve amacından sapmıştır. Türkçe kelimelere dahi yeni karşılıklar bulma gibi garip durumlara düşülmüştür. Başlangıçta iyi niyetli ve yararlı bir girişim olarak ortaya çıkan bu hareket zaman içinde, asıl çizgisinin dışına çıkartılarak yabancı dil denildiğinde, yalnızca Arapça ve Farsçanın kastedildiği bir noktaya çekilmiştir. Bu olumsuz durumu zamanında gören Atatürk ve o dönemin aydınları önlem alma yoluna gitmişlerdir.

Aşırı özleştirme hareketi, çok sayıda bilimsel yanlışlığı da beraberinde getirmiştir. Her şeyden önce bu hareketin dayandığı bir felsefe yoktur. Amacı ve kapsamı açık değildir. Dil gibi, ciddî ve ilmî bir konu, bilim alanından çıkartılarak siyasete ve başka emellere alet edilmiştir. Bilim adamlarından çok, açıkgöz fırsatçılar ortalığı doldurmuştur. Bu konudaki en büyük hatalardan birisi de kelimelerin arka plânı düşünülmeden hareket edilmesidir. Kelimeler, âdeta birer tuğla gibi düşünülmüş ve eskisini alıp yenisini koymakla her şeyin hallolacağı vehmedilmiştir. Hâlbuki her bir kelimenin arka plânı, etki alanı ve kavram genişliği vardır. Bir kelimenin izdüşümü kendisiyle sınırlı değildir. Bir kelimeyi değiştirmek demek, aynı zamanda o kavramla ilgili çok sayıda kullanımı bir anda yok saymak demektir. Özleştirmeciler bu gerçeği gözden kaçırmışlardır.

Aşırı özleştirmecilerin gözden kaçırdıkları gerçeklerden birisi de bu konuda halkın kabulünü ve kelimelerin yeni hayata uyum sağlama sürelerini hiçe saymalarıdır. Bu konuda tam anlamıyla “Ben yaptım, oldu‿ anlayışı esas alınmıştır. Kelime ve kavramların tarihî derinliği, bağlantıları, Türkiye ile Türkçe konuşan diğer soydaşlarımızın irtibatları hiçbir şekilde dikkate alınmamıştır. Sözde Türkçeleştirme akımı, gereğinden çok hızlı ve zorlamalarla sürdürülmüştür. Bu ise, başarısızlığı beraberinde getirmiştir.

Türkçeye zarar vermeye başlayan bu hareket, 1980’li yılların başında durdurulmuştur. Aşırı özleştirme hareketinin başarısızlığı gözler önüne serilmiştir. Kanaatimizce, dil tartışmaları bir taraftan dilimize katkılar sağlarken, diğer yandan da dilimize ve dilcilere karşı bir güven bunalımı oluşturmuştur. Bu açıdan bakıldığında, artık günümüzde eski-yeni kelime konusu büyük oranda kapanmıştır. Türkçe konuşan insanlar, kelimelerden ziyade, anlam ve düşünce üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. Dilimize zarar veren bu kötü gidiş, bir şekilde durdurulduktan sonra, dilimiz tekrar eski itibarını elde etme yoluna girecektir.

Türkçede yabancılaşma

21. yüzyıla girmek üzereyken yabancı bir dil bilmenin gereği ve önemi her geçen gün daha da iyi anlaşılmaktadır. Öğrenilen her yabancı dilin, yeni ufuklar açtığı, genel kültür ve kişiliğimize katkıda bulunduğu bir gerçektir. “İletişim‿in her türlü yeniliğin önüne geçtiği bir çağda, hiç kimse yabancı dilleri öğrenmenin yararını ve gereğini inkâr edemez. Üstelik, Türkiye gibi, kıtalar arası bağlantıları sağlayan bir ülke için bu durum, çok daha önemlidir.

Ülkelerin kalkınmasında ve gelişmesinde bilimsel araştırmaların ve milletler arası ilişkilerin yeri çok büyüktür. Bu tür ilişkilerin kurulmasında yabancı diller, yardımcı bir araçtır. Ülkemizde son elli yıllık süreçte yabancı diller, araç olmaktan çıkmış / çıkarılmış, amaç konumuna getirilmiştir. Yabancı dil(ler)’in işlevi saptırılmıştır.

1950’lerden itibaren dilimize, İngilizce kelimeler ve kalıp ifadeler girmeye başlamıştır. Bu tek taraflı etkileme, günümüze kadar artarak sürmüştür. Bugün ise, İngilizce kelimeler, dilimiz üzerine âdeta bir sağanak gibi yağmaktadır. Gelinen nokta epeyce vahimdir. Artık, önlem alma zamanı gelmiş ve geçmektedir. Bu durumu somut olarak ortaya koyabilmek için, uzun uzun örneklere gerek yoktur. Sokak ve caddelerdeki iş yeri adlarına bir göz atmak, televizyon kanallarının adlarına bakmak, kendisini aydın ve sanatçı varsayan yabancı hayranı tiplerin her akşam televizyonlardaki konuşmalarını dinlemek yeterlidir.

Dilde yabancılaşmanın sebeplerine indiğimizde, karşımıza çok farklı sonuçlar çıkmaktadır. Her şeyden önce etkilendiğimiz yabancı dilleri, yaşadığımız coğrafya, devletler arası ilişkiler, din ve medeniyet bağları, ticaret, tarihî şartlar belirlemektedir. Bunlara başka sebepler de eklemek mümkündür.

Kanaatimizce ülkemizde son yıllarda yoğun bir biçimde yaşanan dilde yabancılaşma konusunda yukarıda saydığımız doğal sebeplerden ziyade, aydınlarımızın tavrı belirleyici olmuştur. Kimi aydınlar, bilgili ve kültürlü olduklarını gösterebilmek için, düşüncelerini eksik anlatma pahasına dillerine kıymışlardır. Olur olmaz yerde uysa da uymasa da yabancı kelimelerle konuşmak, aydınca caka satmanın en kolay yolu hâline gelmiştir.

Yabancılara karşı olan bu ilgimiz, güçlü olduğumuz dönemlerde bize pek fazla zararlı olmamıştır. Ne zaman ki zayıf duruma düşmüşüz işte o zaman sıkıntılar baş göstermiştir. Bütün Türk tarihi boyunca, topyekün zayıf düştüğümüz en önemli dönem 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarıdır. Söz konusu dönemlerde, bütün düşmanlarımız işbirliği yaparak üzerimize gelmişlerdir. Bu saldırı bir yandan topla tüfekle olurken diğer yandan da kültürel bombardımana tabî tutulmuşuzdur.

Bu toplu saldırının gerçek adı, bizi özümüzden koparma operasyonudur. Tanzimattan beri süregelen dönemde kendi değerlerimizi yıpratma yönünde çok büyük gayretler gösterilmiştir. Atatürk’ün gençliğe hitabesinde açıkça belirttiği gibi, iç ve dış düşmanlarımız el ele vererek özümüzü kurutma işine kalkışmışlardır. Bunun sonucu olarak da özellikle, şehirlerde ve aydınlar arasında kendinden uzaklaşma, her alanda yabancılaşma ortaya çıkmıştır. Kendisine yabancılaşan belli kesimlerin dilleri de doğal olarak yabancılaşma ve yozlaşma hastalığına yakalanmıştır.

Daha dil alanına gelmeden hayat tarzımızdaki bu yabancılaşma, ülkemizde çok değişik yöntem ve yollarla uygulanmaktadır. Bunların başında gelişmiş ülkelerin klâsik sömürgeci metotları gelmektedir. Yabancı dille eğitim bu klâsik yöntemin en güçlü silahıdır. Bunun üzerinde çok fazla durmaya gerek yoktur. Ülkemizin manzarası bu durumun en güzel örneğidir.

Türkiye Türkçesindeki Batı kökenli kelimelerin sayısı inanılmaz derecede yüksektir. Bu açıdan kelime örneklerinden ziyade, daha tehlikeli olan kelime gruplarının boyutlarını anlamak bakımından son zamanlarda moda olan bazı kullanımları göstermemiz yerinde olacaktır. Türk dilinin genel yapısındaki tamlayan -tamlanan dizilişini alt üst eden ve Batı dillerinin kalıplarına uyan kalıpları ve cümleleri şöyle örneklendirebiliriz:

Salon Uğur Stüdyo Pazar, dokunmatik sistem, Cafe Ankara, Ali’s Bar, Ahmet’s leder, Belma Coiffeur, Otel The Marmara…

Bu tür örneklerle ilgili olarak daha önce Ankara’daki iş yeri isimleri üzerine yaptığımız araştırma sonuçlarına bakılabilir.[1]

Yine, Batı dillerinden Türkiye Türkçesine giren bazı hazır söz kalıplarıyla bazı cümle şekillerini de bu örnekler arasında değerlendirebiliriz:

“ –Kendine iyi bak!”
“ -Korkarım, hayır!”
“ -Üzgünüm.”
“-Kaç gibi gelirsin?”
“ -Çay almaz mıydınız?”
“Umarız, programımızı beğenmişsinizdir.”
“Umarım, bütün bu anlatılanlar doğru değildir.”…

Öte yandan Türk dilinin genel yapısı içinde, etken çatılı yüklemlerden oluşan cümleler, Batı dillerinin etkisiyle çok defa edilgen yapıda kurulmakta ve “tarafından” kelimesiyle ifade edilmektedir:

“Düzenlenen törenle hayırsever bir vatandaş tarafından yaptırılan okulun temeli Millî Eğitim Bakanı tarafından atıldı.”

“Önümüzdeki günlerde ÖYS sınav sonuçları ÖSYM Başkanlığı tarafından açıklanacak.

Ayrıca, yine Batı dillerinin etkisiyle, özellikle son yıllarda “almak, yapmak” gibi fiillerin çok defa gereksiz olarak yardımcı fiil şeklinde kullanıldıklarına da şahit olmaktayız:

“banyo almak” (yıkanmak)
“taksi almak” (taksi çağırmak)
“bekleme yapmak” (beklemek)
“film yapmak” (film çevirmek) gibi.

Türkçenin bugünkü durumu Türkçenin bugünkü durumunu bütün açıklığıyla ortaya koyabilmek için, biraz gerilere dönmekte fayda görmekteyiz. Türkiye Türkçesinin oluşumu Tanzimat dönemine kadar uzanmaktadır. Tanzimat döneminde dildeki mevcut Arapça ve Farsça unsurlara ek olarak bir de Batı dillerinin, özellikle Fransızcanın, etkileri sezilmeye başlanır. Tanzimat döneminde kısmî olarak yaşanan sade Türkçe akımından sonra, Servet-i fünûn ve Fecr-i âti dönemlerinde dil, çok daha yoğun bir şekilde yabancı dillerin etkisinde kalır.
Türkçenin geçirdiği bu ağır ve bunalımlı dönemlerden sonra, nihayet 1911’den itibaren Ömer Seyfeddin ve Ziya Gökalp’in ilkeleriyle Türkiye Türkçesinin temelleri atılmış olur. Millî Edebiyat ve onu takip eden Cumhuriyet döneminde, Türkiye Türkçesinin oldukça güzel bir şekilde kullanıldığını görüyoruz.

Bugün için, kamu oyu nazarında dilimiz ne durumdadır? Diğer bir söyleyişle dilimiz açısından yaşanan gerçekler nelerdir? Her şeyden önce belirtmemiz ve kabul etmemiz gerekir ki dil konusu ülkenin gündeminde, halkımızın ve pek çok aydınımızın düşünce dünyasında yoktur. Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, ülkenin gündemi çoğunlukla yapaydır ve halktan, ülke gerçeklerinden kopuktur. Kısacası, dilimiz pek çok insanımız için yalnızca gündelik anlaşma aracıdır.

Kimi aydınlarımıza göre, zaten Türkçeyle bilim yapılamaz. Bu aydınlarımızın bir kısmı çözümü, modern Batı dillerinin öğrenilmesinde görmektedir. Bunlar, açıkça söylemeseler de Türkçenin ancak bakkaldan alış veriş yaparken kullanılabileceği gibi bir kanaat içindedirler. Türkçeyle bilim yapılamayacağını savunan ve sayıları pek fazla olmayan diğer bir kitle ise, dilimizin kurtuluşunu Osmanlı Türkçesindeki zenginliği yeniden yakalamakla eşdeğer görmektedirler.

Türk kamu oyunu bilgilendiren ve yönlendiren en önemli unsurlardan olan basın yayın araçlarının pek çoğunda ise, Türkçeyi kullanma noktasında bir duyarlık söz konusu değildir. Sokak Türkçesi, argo ifadeler, bozuk bölge ağızları ile sosyetik söyleyiş bozuklukları televizyon ve radyoları işgal etmiştir. Bu noktada özellikle TRT kanalarını ve kimi özel yayın organlarını tenzih etmemiz gerekmektedir. Yine bu noktada duyarlı köşe yazarlarımızın hakkını teslim etmekle birlikte, gazete ve dergilerimizin herhangi bir dil denetiminden geçmediğini de burada belirtmemiz gerekir.

Gençlerin önemli bir kısmı, eğitim sisteminden kaynaklanan tembellik ve vurdumduymazlıkla, dil gibi konuların çok uzağındadır. Cep telefonları ve internet ağları icat edileli beri, gençler sevgililerine zaten mektup yazmıyorlardı da, bari diyorum, sevdiklerine gönderdikleri mesajlar kendilerinin olsaydı. Ortalıkta sahibi belli olmayan çok sayıda mesaj oradan oraya yollanıp durmakta. Esasen bu konuda gençleri suçlamak doğru değildir. Onları bu hâle yaşça büyükler getirmiştir. Gençlere sorumsuzluğu ve neme lazımcılığı “özgürlük‿ adıyla bizler takdim ve telkin etmedik mi?

Bu arada, bir avuç denebilecek dilci ve dilbilimciler, dilimizle ilgili araştırmalarını sürdürmektedir. Bunların sayısının gerçekten çok yetersiz kaldığını da hemen belirtmeliyiz. Türk Dili Kurumu başta olmak üzere, bazı kurum ve kuruluşlar, dilimizle ilgili faaliyetlerini devam ettirmektedirler. Türk Dil Kurumu, son on yılda dilimiz konusunda çok önemli adımlar atmıştır.

Çözüm yolları

Ortaya çıkan bu görüntüden sonra, bizce asıl önem arz eden konuya, dilimizin bugün için yaşadığı gerçeklere bakmamız gerekmektedir. Biz, dilciler, dilseverler birtakım konuları iyi niyetle tartışırken, galiba, bu tür tartışmaları gereğinden fazla abarttık ve yine gereksiz yere kamu oyuna taşıdık. Bizce, bu durum, bu tür konulara zaten duyarsız hâle getirilen kamu oyu nezdinde dilimize zarar vermiştir. Dilimiz ve dilciler itibar kaybına uğratılmıştır. Dil konusunda uzman kişiler ve diğer aydınlarımız elbette dil konularını yine tartışacaklardır ama artık kendi aralarında ve işi başka mecralara dökmeden! Dilciler, dilseverler dilimize sahip çıkalım!

Dünyadaki bütün gelişmiş ülkelerde ana dilini layıkıyla öğretebilmenin en emin yolu eğitimdir. Ana dili başlangıçta anneden ve çevreden öğrenilmekle birlikte asıl kıvamını okul ortamında bulur. Ülkesini ve milletini seven her eğitimcinin –alanı ne olursa olsun- ilk ve aslî görevi ana dilimiz konusunda çocuklarımızı duyarlı yetiştirmektir. Ana dilimizin doğru ve güzel öğretilmesi çocuklarımızı hem daha başarılı kılacak hem de toplumsal gelişmemize katkılar sağlayacaktır. Eğitimciler geliniz ele ele verelim ve dilimize, kimliğimize sahip çıkalım!

Dil, ferdî ve millî önemi dolayısıyla, asla ve asla, başka amaçlar için alet edilmemelidir. Millî bütünlüğümüz ve geleceğimiz açısından dilimiz üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Dilin bireysel ve toplumsal işlevi üzerinde çok fazla düşünülmelidir. Ülkenin bölünmesini meşrulaştıracak bir tarzda, mahallî konuşma dillerinin asla ve asla eğitim ve yayın dili olmasını savunmamaları gerekir. Masum bir insan hakkı gibi görünen, gerçekte bizi bölmeyi ve sözde farklılığımız kendi ellerimizle bizlere tescil ettirmeyi amaçlayan böyle bir tuzağa kesinlikle düşülmemelidir. Avrupa Birliği sevdasına bindiğimiz dalı kesmeyelim! İşin daha da önemlisi, bu meseleyi, oy toplama uğruna hiçbir şekilde kullanmamalarını bekliyoruz. Değerli siyasetçilerimiz, varlığımızın teminatlarından olan dilimize sahip çıkalım!

Sevgili gençler! Gelecek sizlerindir. Geleceğinizi şimdiden güvence altına almak, üstün başarılara ulaşmak, milletler arenasında şerefli yerimizi koruyabilmek için, dilimizi en güzel biçimiyle öğrenmeye gayret edelim! Tertemiz pırıl pırıl zekâlarınızı dilimizin inceliklerini öğrenme yolunda kullanmanızı tavsiye ederim. Bunun için de edebiyatımızın ve dünya edebiyatının en seçkin örneklerini okuyunuz. Gençler, dilimize, kimliğimize ve geleceğimize sahip çıkalım!

Son olarak da Türk kamu oyuna seslenmek istiyorum. Lütfen hep birlikte üzerimizdeki umursamazlığı atalım. Bizi biz yapan her gün içinde yaşadığımız değerlerimizin hakkını verelim. Çağdaş dünyada Türk kimliğiyle müstesna yerimizi alabilmek için seferber olalım. Türkçe gerek kökünün sağlamlığı ve gerekse anlatım yollarının zenginliği ile dünyanın en işlek ve en güzel dillerinden birisidir. Atatürk’ ün “Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla işlensin” sözünü esas alarak dilimizin gücüne inanalım. Geliniz hep birlikte bu değerli hazineyi bütün dünyanın hizmetine sunalım. Türkçeyi dünya dili yapalım. Dilimize sahip çıkalım!

[1] Yaman, Ertuğrul, “Ankara’daki İş Yeri İsimleri Üzerine”, Millî Kültür dergisi, sayı 79, Aralık 1989. 58-61. s.; “İş Yerlerine Ad Vermede Ortaya Çıkan Eğilimler ve Yabancılaşma”, Türk Dili dergisi, sayı 530. Şubat1996, 325-333. s.

Yard. Doç. Dr. Ertuğrul YAMAN
eyaman@gazi.edu.tr

Kültür Taşıyıcı Olarak Dil

Dil, millî hafızanın, millî hatıraların, duyguların ve düşüncelerin, bütün maddî ve manevî değerlerin, bütün buluş ve yaradışların ortak hazinesidir. Millet denilen insan topluluğunun en önemli sosyal varlığıdır. Kültürün ilk ve temel unsurudur.

Kültür, varlığını nesilden nesile intikale borçludur. Kültürün nesilden nesile geçmesi, böylece devamı ve yaşaması kültür taşıyıcı eserler, eğitim ve öğretim yolu ile olur. Onun içindir ki kültür eserleri, eğitim ve öğretim kültürün hayat şartıdır. Dolayısıyla eğitim ve öğretimin esas görevi kültürün intikal ve devamını sağlamaktır.

Bir milletin fertleri arasındaki ortak duygu ve düşünce akımı dille kurulabilmektedir. Bu akım dünden bugüne, bugünden yarına dille aktarılmaktadır. Bundan dolayı dil, aynı zamanda bir kültür aktarıcısı, bir kültür taşıyıcısıdır. Bir milletin tarihi, coğrafyası, değer ölçüleri, folkloru, müziği, edebiyatı, ilmi, dünya görüşü ve millet olmayı gerçekleştiren her türlü ortak değerleri yüzyılların süzgecinden süzüle süzüle kelimelerde, deyimlerde sembolleşerek hep dil hazinesine akıtılmakta, özünü orada saklamaktadır.

Gelenek ve görenekler, dünya görüşü, din, sanat, tarih vb. dil sayesinde nesilden nesile aktarılır. Zaten bütün bu unsurların teşekkül edebilmesi için milletin meydana gelmiş olması lazımdır. Milletin ve öteki kültür unsurlarının oluşmasında en başta gelen dildir.

Kültür denilince ilk akla gelen şey dildir. Dil, millet denilen sosyal varlığı birleştirmektedir. Fertler arasında duygu ve düşünce birliği vücuda getirmektedir. Milletler duygu ve düşüncelerini yazıya geçirince daha sağlam bir birlik meydana geliyor. Çünkü yazı sayesinde duygu ve düşünceler hem zaman hem de mekân içinde yayılıyor. Biz Orhun Yazıtları sayesinde bundan bin iki yüz yıl önce Göktürklerin varlığı, meseleleri, duygu ve düşünceleri hakkında bir fikir ediniyoruz. Türklerin yöneticisi durumunda olan şahısların halkı muhatap alıp, halka hitap ettiklerini, yaptıkları işleri halka anlattıklarını görüyoruz. Bu da milletimizdeki demokrasi anlayışının yüzyıllar öncesine kadar uzandığının bir delilidir. Aynı hitap şeklini yıllar sonra 1071’de Malazgirt’te Alpaslan’da, 20. yüzyılda Atatürk’te görebiliyoruz.

Türk edebiyatı en eski çağlardan bugüne kadar, bütün safhaları, devirleri ve sosyal tabakaları ile Türk milletinin hayatını, zevkini, dünya görüşünü, yaratma gücünü gösteren bir duygu, düşünce ve hayal dünyasıdır. Halk edebiyatı halkın yaşayışının, inanç ve değer hükümlerinin bir hazinesidir. Bu edebiyat, beşikten başlayarak insan hayatının bütün safhalarını içine alır. Türk halk edebiyatı aşk, ölüm, hasret, tabiat sevgisi, gurbet, anı, din duygusu, alay, kahramanlık, ahlak gibi bütün duyguları işler. Bunların hepsi de kültürümüze ait unsurlardır ve edebiyat vasıtasıyla taşınmaktadır. Edebiyatın temel malzemesi ise dildir.

Bir şair duygu ve düşüncelerini kendi milletinin fertlerine ancak dili ile ulaştırabilir. Bir yazar, bir bilim adamı, bir devlet adamı, bir filozof görüşlerini topluma dil yolu ile yayabilir. Milletimizin dünya görüşü Yunus Emre’nin ilahilerinde, Türk halkının bayrakta sembolleşen vatan sevgisi Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’nda, millî mücadele ruhu Mehmet Emin Yurdakul’un şiirlerinde ve bu dönemin romanlarında, İstanbul’un güzellikleri, İstanbul halkının gelenek ve görenekleri Yahya Kemal’in eserlerinde, Hüseyin Rahmi ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanlarında, Anadolu insanının yaşayışı ve değer ölçüleri Yakup Kadri ‘nin eserlerinde ebedîleşmiştir. Türk milletinin gelenekleri, folkloru, yüzlerce yıllık hayat tecrübelerinin sonuçları veçiz ifadesini atasözlerinde bulmuştur. Destanlar toplum hayatını derinden etkilemiş şahıs ve olayların efsaneleşerek günümüze kadar uzanmış canlı tablolarıdır. Deyimler Türk mantığının, dil felsefesinin sembolleridir.

Kutadgu bilig ile Divanü lügat-it Türk kültür hazinelerimizin en eski olanlarından sadece ikisidir. Bu satırlara sığmayacak nice eserlerimiz mevcuttur. Bunlardan kültürümüzle ilgili pek çok unsuru öğrenebiliyoruz. Kutadgu Bilig ve Divanü Lügat-it Türk’te Türk millî bünyesinin ortaya konulduğunu görüyoruz. Divanü Lügat-it Türk’te bu millî bünyenin dış yapısı üzerinde durulmuştur. Kutadgu Bilig ‘de ise bu bünyenin iç kısmıyla ilgili esaslar yer almaktadır. Bu eserlerden Türklerin yaşama şekilleri, dünya görüşü, gelenek ve görenekleri vb. öğreniyoruz. Bütün bu bilgiler bize dil vasıtasıyla intikal etmiştir.

Dil, milletler arasında da kültür taşıyabilmektedir. Zorunlu olmayan kültürün değişmelerinde bunu açıkça görebiliyoruz. Gerçi zorunlu kültür değişmelerinde de dil unsuru mutlaka vardır. İnsanları bir araya getiren dildir. Bir millet başka bir milletle temas etmek suretiyle birtakım kelimeler alabilir. Her kelime kültüre ait bir unsur olduğu için, alındığı şekliyle olmasa bile o milletin kültüründen izler taşıyacaktır. Günümüzde ulaşım ve iletişimin hızla gelişmesi kültür alış verişlerini de hızlandırmıştır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki kültürün nesilden nesile aktarılması, diğer milletlere tesir etmesi, yaşaması ve gelişmesi dil sayesinde mümkün olabilmektedir. Milleti meydana getiren unsurların başında gelen dil, aynı zamanda kültürün oluşması ve yaşamasında da en büyük görevi üstlenmiş durumdadır.

Cumhuriyetin Dili

“Türk toplumu, Tanzimattan beri kültür değiştirme gereği duymuş, yıllar süren bir bocalamadan sonra, Cumhuriyetle birlikte Batı Uygarlığı çizgisinde yer almıştır. Uygarlık evrensel bir bütünlük taşıdığına göre, bu değişme sırasında inanış, görüş ve anlayışla birlikte, Doğu Kültürü’nü oluşturan öğelerin hepsi de elbette bir sarsıntı geçirecekti,Önce edebiyat bu sarsıntıya uğradı. Divan edebiyatının değerlerinden kaside ve gazel kısa bir direnmeden sonra tarihe karıştı, Bu durgun Divan edebiyatının yerine Batı’nın yaşam ve istek dolu canlı edebiyatı, şiiri, romanı, öyküsü, tiyatrosu ve eleştirisi gelip yerleşti. Başlangıçta, bunların birçoğu toyca öykünmeler olmaktan ileri geçemedi. İlk ürünlerini hu nitelikte veren çağdaş Türk edebiyatı, çabucak dili, deyişi, bîçemi ve kapsamıyla ulusal kimlikleşmeye, değer kazanmaya ve yaratıya dönüş tu.”(!)

Bu yazının başlığını belleğimde, “Cemaat Harsından Cumhuriyet Ekinine” olarak tasarlamıştım. Arapça, eken biçen, ekip biçme ve hasat etme anlamlarına gelen “harras” sözcüğünden, ekin (kültür) karşılığı olarak “hars” sözcüğünü öneren ZiyaGökalp’in, Cumhuriyetin ilk yıllarında sevgiyle karsılana “günaydın” esenleme sözcüğüne karşı çıkışı takılı kalmış belleğimin bir köşesinde. Anımsadığıma göre Gökalp, karşı çıkmakla da kalmamış, dinsel / geleneksel herhangi bir çağrışım taşımayan “günaydın”ı önerenleri ve kullananları ayıplamış.

Ziya Gökalp 1876-1924 yıllan arasında yaşadığına göre, demek ki Gökalp’e gelinceye değin Osmanlı düşününde ve yazınında ekin kavramı yok. Devşirmeci ve dışalımcı olan Osmanlı kafası, Türkçenin / anadilinin olanaklarına kapılarını ve duyargalarını kapalı tutmuş. “Ulüvv-i himmetlerinden Türki şiir dimeye tenezzül itmeyüp, binazır Farisi eş’an vü Acemane güftarı vardır.” sözleriyle, Türkçe şiir yazmaya tenezzül etmeyerek eşi bulunmayan şiirlerini Farsça / Acemce yazdığı için Yavuz Selim’i öven Beyani’yi alkışlayan Osmanlı kafası;” Eğer Türkçe biliyorsanız,Yugoslavya’dan Çin’e değin gittiğiniz her yerde konaklayacak bir yer, doyunacak yiyecek bulmada hiçbir zorlukla karşılaşmazsınız.”(2) diye yazan ve Türkçenin bir dünya dili oluşunu vurgulayan New York Times yazarı ünlü gazeteci Sulzberger’i görmezden gelmiştir.

1932 Devrimi, yani Cumhuriyet, gerçekten bir aydınlanma, karanlıkları ışıklandırma devrimidir. Hele de bu bağlamda yazı ve dil devriminin öne alınarak, ışığın kafaların içine içine sıkılması, A.Toynbee’nin deyişiyle, gerçekten bir tansıktı r. “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temeli ekindir. Ekin, okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam çıkarmak, uyanmak, aydınlanmak, düşünmek, zekayı eğitmektir. İnsanım diyebilenin bir özelliğidir çünkü ekin.”diyen Atatürk, yüzyıllardır birtakım inaklar, boşinanlar cangılında yolunu bulabileceğini söylüyor. Anadiliyle okuyup yazamayan, inandığı Tanrıya anadiliyle seslenmesi yasaklanan bir toplumun yaşamı anlamlandırmasının ve doğayı algılamasının olanaksızlığı bellidir. Bilindiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti, değişmez / dayatmalı, din / inanç kurulları ve kuralları üzerine değil, her türlü insansal değer yaratmalara ve anlamlandırmalara açık, bilim / us yasalarına göre tasar çizimlendirilmiştir.(3) Bundan amaç, bilimle inancı birbirinden ayırarak doğru kanallarda yüzdürmek; bilimi / ekini, inançla bilin, arasında oluşabilecek gelgitlerden korumaktır. Dr.Erdal Atabek’in deyişiyle, “İnançlı olmayı aydın olmakla bir tutan ve bilinçli olmayı inançlılık sayan…”(4) sakat ve sakıncalı anlayışların yolunu kesmektir. Devrim önderleri, ekinsel edinimleri, salt bireysel sorun çözücü / orunlandıncı olarak görmüyor; aynı zamanda siyasal, tutum sal, sanatsal, bilimsel alanlarda birikimlendirici, yönlendirici ve insanda / toplumda gelecek düşü, gelecek umudu, yaşama sevinci uyandırma ve bu bağlamda ulusal / bilimsel yaraltılara veri hazırlama ışık tutma kaynağı olarak alınılıyorlardı.

Atatürk’ün deyişiyle “cumhuriyet” terimi, 1923 Devriminin yapısal kimliğinde, Arap dilinde olduğu gibi cemaat, cemiyet, cemahir, cemahiriye vb. dinsel / inançsal dayatım kavramlarını değil, ekinsel / uygarsal derneşim ve örgenleşmeleri içeren çağcıl bir toplumbilim kavramıdır. Onun İçin cumhuriyet sözcüğünün scslctiminde vaizin avazı değil, bilincin bilimin tınısı duyumsamr.Isıklar içinde olsun, Dr.H.Göksel’in deyişiyle, din ile bilim her ne denli birlikte birer ekin öğesi olarak doğmuşlar ise de, doğar doğmaz biribirlcrinden ayrılmışlar, hiçbir zaman da bir daha bir araya gelmemişler, gelememişlerdir. 1876 Aydınlanma Devrimi’nden bu yana din de, bilim de var olmuş, konuşmuşlardır, ama son sözü hep bilim söylemiş, insanları / toplumları bilim örgenleştirmiş, örgütlemiş, bilim yönlendirmiştir. Aldığı eğitim ve dünya görüşü gereği, yaşam görüşünü genellikle dinden / inançtan yana koyan Prof.Dr.A.Fuat Başgil bile din ile bilim arasındaki sözkonusu örtüşümsüzlüğü görmüş ve şu sözlerle açıklamak durumunda kalmıştır: “Toplumbilimin ortaya koyduğu bir gerçektir ki, dinsel kural ve yasalar, insanlıkta olgucu / olumlu düşünce ve bilimselbilginîn gelişmesi ve ilerlemesiyle ters orantılıdır.Yani bilim ilerledikçe din geriler.”(5) Bu gerçeği gören Mustafa Kemal ve arkadaşları, “Arap, Acem ekin ve dillerinin dayatılmasıyla dilsel, ekinsel ve davranışsal birtakım özellikleri körelen, yok olmaya yüztutan bir toplumu, birer insan mühendisi, birer yonutçu uzluğuyla yeniden biçimlendirmek, ayağa kaldırmak için, içeriğini Atatürk devrim ve ilkelerinin oluşturduğu Cumhuriyet’i kurmuşlardı r. “(6)

Ne var ki, devrim önderlerinden sonra gelen kuşaklar bu gerçeği anlamakta zorlanmışlar, zorlandıkça da kolaya kaçmaya, Cumhuriyetin içeriğini kurcalamaya yönelmişlerdir. Dil ve Abece devrimine saldırıyı öne çıkararak,  sarılmışlardır. Toplantılarda biribirlerine birtakım dinsel tapınc nesneleri sunarak kucaklaşan ve “İhlas ile hatt-ı müstakim” eyleyen Cumhuriyet düşmanı, oluşturulan devrim kurumlarını birer birer kapatarak bugünlere gelinmiştir. Fakat hala elde ettikleriyle yetinmeyen, geniş karınlı dar kafalı siyasal kadrolar, Ulusal Bağımsızlık Savaşımı’nı bütün kazanımlarıyla yok etmeden geri duracağa benzemiyorlar.

Ama gücümüzü yitirmemeli, birtakım gel-geç olaylara, kişilerin davranışlarına aldanıp usumuzu peynir ekmekle yememeliyiz.29 Ekim 2003 gününden başlayarak, önümüzdeki daha nice seksen yıllar boyunca 80. yıldönümünü kutlayacağımız 1923 Aydınlanma Devrimi, adı üstünde, özenle tasarcizimlenmiş bir toplumsal / ulusal kirizmalama devrimidir. Töreden türeye ve yargıya, giyim kuşamdan tartı ve ölçüye, takvimden tarih ve teknikbilime, dilden diyanete ve bilim dallarına, yazıdan yöntem ve yönetime… Bütün siyasal, ekinsel/eğİtİmscl ve etiksel örgenlcşme/denıeşme alanlarını kapsamına alan uzun ve sonsuz erimli kirizmalama tasarısıdır. Sonsuz amacı: Yüzü Batı’ya dönük, bütün bilim, teknik, sanat, yazın dallarında yaratıcı erkeklere yürüyen; gelecek düşlemleri akağını bulmuş, gelecek umudu sonsuz; yaşama felsefesini kafa emeği ve göznuruyla özyaşamından üretmiş ve onu, anlatı / öğreti gücünü anadilinden alan, bol seçenekli alımlama boyutlarıyla yaşa ekinine dönüştürmüş, kurumlaştırmıs bir toplum / ulus olma ülküsüne adanmış yürüyüşleri durdurabilecek gücün henüz anasından doğduğuna ben inanmıyorum. Lütfen dost / düşman kimse de inanmasın…

Dili, yazısı, düşüncesi ve ülküsüyle Ulusal Bağımsızlık Savaşımı’nın kazanımı ve birikimi olan Cumhuriyet ile daha nice 80., 800. yıllara esenlikle!.,

(1) Agah Sim Lcvend, Türk Dili, Ocak 1971
(2) Bu sözü nereden not ettiğimi, kaynağını not almamışım, Türk Dili Dergisi okurlarından özür dilerim. A.D.
(3) tasarçizim sözcüğü, İngilizccdcki “design” a karşılık kullanılmıştır.
(4) Dr.Erdal Atabek, Cumhuriyet gazetesi, 5.8.2002
(5) Yazarın “Ana Hukuk l .cild. s.63-65 yapıtından.
(6) V.Velidedeoğlu, Cumhuriyet gazetesi, 22.8.1974

Ali Dündar
Türk Dili Dergisi – Sayı:99
http://www.turkdilidergisi.com/99/

Gazete mi, Gaz – Ata mı?

Gazete, politika, ekonomi, etkin (kültür) ve daha başka konularda haber ve bilgi vermek için, yorumlu ya da yorumsuz, her gün ya da belirli zaman aralıklarıyla çıkarılan yayın araçlarından birisidir. İyisi , salt günlük heyecan yaratan konulara takıp kalmaz, sağlıklı kamuoyu yaratmakla öz görevlidir. Yorumunda, tutumunda nesneldir.

1- Araştırma, incelemeye dayalı kanıtlarla gerçekliğine inandıklarını okurlarına aktarır.
2- Yalnız bir çevrede değil, dünyada olup bitenlerden haberli kılar okurunu.
3- Olayları izler ve sunarken bayağılıktan kaçınır; kendi saygınlığını korur, okura , olaya konu olan kişilere de doğru, saygın yaklaşır, incelikten uzaklaşmaz.
4- Her yaş ve kesimdeki insana ulaşmayı amaçlar.
5- Haberini, görüşünü, yorumunu verirken belli çıkar ve siyasi bölüklerinin yedeğine düşmekten kaçınır.
6- Gazete halk içindir, halkı yönlendirmeye değil, aydınlatmaya, bilinçlendirmeye çalışır. Kimi zaman atlamışsa, yanlışını düzeltmekten, eksikliğinin faturasını ödemekten kaçınmaz.
7- Gazete kimsenin yanında yedeğinde değildir, gerçeklerden yanadır. Kamu yararını gözetir. Aşağı yukarı böyle saptamış gazeteciliğin ilkelerini, 5 Mart l935’te Eguene Mayer.
Gazeteci evrensel, ulusal değerlerini zedelemekten kaçınır, bunları eleştiriyorsa açılım getirmek, o değerlere katkıda bulunmak için yapar bu işi.

Gazete, ulusunun anadiliyle düşünce, görüş alışverişinde bulunur. Okurlarının anlayabileceği bir dille sunar iletisini. Bilimsel, düşünsel olanın dışında, gazetenin dili, bilim, ekin dilinden çok, ortalama bir dildir. Sokağın sıcak, içten dilini, ekin, bilim diliyle emiştirerek verir iletisini. Böylece halkın boyutu dar dilini, daha yukarıya çekmeye çalışır, dil sevgisini, dil bilincini geliştirir, ana dilinin kullanımına açılım getirir. İyi bir gazete, dil eğitmenidir de…
Bizim gazeteleri, elinize aldığınızda şaşırıyorsunuz

Sanki halk yok, kamu yararı önemsiz. Salt özel çıkar, siyasal, yozutuk eğlence çevreleri var. Gazetecilik bir kamu kurumu değil de, tecimsel şirketmiş gibi. Halk bir sürüdür; birilerinin çıkarına sağılacaktır ancak. İnsanlar nesnedir, gazeteci onları istediği gibi kullanır. İnsanların özel yaşamı, onuru hesaba katılmaz. Saygıdan uzak. Bu konularda özenlileri olsa da genelinde görülüyor bu savrukluk, özensizlik. Kimilerini okurken bunlar, sırtını dayadıkları anamalın ağzından mı konuşuyorlar hep, edim ve tutumlarını kimi siyasal çevrelere göre ayarlamaktan kurtulamıyorlar mı, bizim için mi, yabancıların yedeğinde, etkisinde mi kuşkusuna düşüyorsunuz.
Hele anadili, hak getire

· “Taryy amazing” Bir gazetenin ana başlığı (sürmanşeti) bu. Türkiye’nin ekonomik denetimine gelen bir IMF yetkilisi söylemiş. Ekonomik önlemlerin çok etkileyici, olağanüstü olduğu anlamındaymış. Kepenklerini kapatmak zorunda kalan, siftah etmeyen kişilerle, işinden atılmışlarla alay etmenin ötesinde, anadiline saygısızlıktan başka nedir böylesi?

· “he’s jolyy good fellow”. Bu da yılların gazetesinin yazı başlığı. “o, efendiden iyi bir adamdır” demekmiş. Türkçe’nin bu anlamı verme gücü yok mu? Hiç olmazsa yazı içinde kullanıp, ayraç içinde Türkçe’sini veremez miydiniz? Saygın gazetelerimizi de yabancı dil tutkusuna kapılmaları, ürkü veriyor insana.

· “Biraz egzajere ediyor.” Bir şarkıcı, başka bir şarkıcı için söylemiş bunu. Ezginin tınısı, biçemi ya da yorumunda anlaşamıyorlarmış da. Ehh, onlar da Fransızca dil kıracaklar, başkalarından geri kalmayacaklar öyle ya!

· Tesettürde “In & Out”

– Pantolon etek in, pantolon out.

– Spor ayakkabı ve sandalet in, kapalı yüksek ökçeli ayakkabı out.

– Halhal takmak için çorap giymek out.

– Üçlü takım in, pardösü out.

– Etol takmak in, İtalyan eşarp out.

– Uzun ceket in, kısa pardösü out.

– Spor giysiler in, klasik takımlar out.

– Geniş kesimli etek in, dar kesimli out.

– Kısa ceket in, kısa gömlek out.

– Uzun ceket altına geniş dubleli pantolon in, dar kesimli pantolon out.

– Kırmızı ve krem renkli ayakkabı in, siyah out.

– Soyut desenli baş örtüleri in, çiçek desenli baş örtü out.

– Göz farı in, sürme out.

Şeriat yanlısı gazetelerden birisi, sözüm ona giyimi çağcıla uyarlama önerisinde bulunmuş, ötekisi karşı çıkmış, görüş / kalem kavgasına girmişler, bunu aktarıyor, çağcıl bir gazete, haber olarak. Biraz da sevinçli mi ne şeriatçılar çözülüyor, araları açılıyor diye?
Anlayamıyorum, insanların giyimi için, böylesine kesin sınırlar getirilmesini. Sözlü düşünüşten yazılı düşünüşe ulaşamamışız tamı tamına. O nedenle tam olarak ekinleşip uluslaşamamışız, bilimi yakalayıp çağı aşamamışız. İnsanın dışını böylesine kapatırsanız, özgür düşünüşünün önüne, ne kütükler yuvarlasanız korkusunu yaşatıyorsunuz. Yapmayın! Örtüsüzlük, özgür tartışılarla açılımdan korkuyor musunuz? Yarasa mısınız, karanlıktan bir çıkarınız mı var?
Tesettür, Arapça ad. Örtünme, gizlenme, saklanma, kapanma anlamında. Şeriatçılar Türkçe giyim diyemiyorlar, çünkü onlar kapanma, gizlenme, saklanmayı severler, kadın karanlıkta kalsın isterler.

Din kardeşlerimiz, İngiliz’in “virgül ve” yerine kullandığı şu & imini kullandıklarında gavura özenmiş olmuyorlar mı dersiniz? Hoş çağcılımız da kullanıyor bunu. Haksızlık etmeyelim, din kardeşlerimiz, onlara imrenmişlerdir belki de.

İn’i out’u ayaktopu (futbol) terimi, birinin iç, ötesinin dış anlamına geldiğini sanıyordum. Hiç de öyle değilmiş, İngilizce’nin argo sözcüklerindenmiş: Beğendim/Beğenmedim, seviyorum/nefret ediyorum, sevimli/sevimsiz gibi anlamlarda kullanılıyormuş. İşe bakın siz, elin argo sözcüğünü ayaktopu terimi gibi kullanıyorsunuz, dilimizin içine sokuyoruz bir ur gibi. Çok çok, köküne kadar seveyim(!) sizin anadil bilincinizi e mi?

Ulusların ölmezliği, kimliğini koruyuşu anadilinden: dilin ölmezliği, ulusun anadiline titizliğindendir. Dillerini yitiren ulusların ekinleri kağşar, aralarındaki duygu, düşünce, özlem, dünyaya bakışın ortak paydası çözülür, o ulus, tarihin karanlığına gömülür.

Anlıyor musunuz şimdi? Ulusal Kurtuluş Savaşı üstüne temellenen aydınlanma doğrultumuzun, niçin saptırıldığını, üç kuruş için IMF kapılarında dilenişimizin nedenini?

Taşından, kuşundan, en kuytudaki insanına, her şeyine seviyorum bu ülkeyi, onun özdeksel, tinsel varlıklarını, yaratılarını. Hiç kimseyi aşağılamak, karalamak değil amacım. Sizler de seviyorsunuz bu ülkeyi. Anadilimiz, ulusal varlığımızın omurgasıdır. Odur, tarihin derinliklerinden bugüne, bizi taşıyan. Bu yazıda sert yakınılar varsa, iğneli dil kullanılmışsa, bizim düşünüşümüzün aynası dilimizde, birbirimizin aydınlık yüzlerine sevgiyle bakalım diyedir.

Osman Bolulu
Türk Dili Dergisi – Sayı:88
http://www.turkdilidergisi.com/88/

Türkçe’nin Yazılışı, Okunuşu

Eskişehir’e indim; Porsuk Çayı’nın orda, dükkânın adı “Lavash”. İstanbul, Beşiktaş yokuşunda kebapçı olmuş “Dönerchi”. Allah Allah, bunu yazan zât-ı Avrupaî anlaşılan Batı dilinde “ch” nın “c” değil, “ç” okunduğunun da farkında değil. Ve tabii böyle gülünç (daha doğrusu acınacak) misâlleri artık sıkça görüyorsunuz. Sâdece aşağılık duygusundan, sömürge ruhluluktan mı, yoksa üstüne özenti sıvanmış bir kara câhillikten mi oluyor bunlar dersiniz? Sanmam; işin temelinde “millî eğitim”i 1946’dan beri güdümüne almış yabancı danışmanların (ve tabii onların yerli emir kullarının) kademeli oyunlarından biri yatıyor. Nasıl mı?

Kademeler şöyle:

1. Önce Türkçe ikiye bölündü (yanlış adlarıyla “Osmanlıca”, “Öz Türkçe”, geçen iki yazımda belirttiğim daha doğru adlarıyla “Eski Türkçe”, “Kök Türkçe” diye). Bilim terimleri, Atatürk’ün yolunda bir süre Kök Türkçe’den türetilip bu terimler ortaöğretime yerleşti. Ancak aynı terimleri evrenkentler pek kullanmadığı için tam bir teknik dili birliği oluşmadı. “Solcu” diye bilinen Öz Türkçeciler 1950-1980 arası tedrîcen ana gayeden uzaklaşıp Eski Türkçe’yi tasfiye yoluna girdiler. “Sağcı” diye bilinen Eski Türkçeciler ise bu tasfiyeciliğe aşırı bir tepki olarak bilim için Kök Türkçe’den türetilen terimlere dahî düşman oldular. (Bu konuları son iki yazımda etraflıca işledim). Oluşan boşluğa İngilizce bozuntusu (“Tarzanca”) lâflar hücum etti. İki tarafın da saplantılıları, artan “Anglomanlıca” tehlikesine pek aldırmadılar; birbirleriyle “Kelime mi, sözcük mü?”, “Millet mi, ulus mu?” diye kavga etmeyi sürdürüyorlardı.

2. İngilizce ile eğitim, önceleri yalnız fen dersleri olmak üzere ilk kez bir Türk okulunda (hem de Atatürk’ün tam tersi gayeyle kurduğu okulda) 1953’te başladı. Kısa sürede bu, devletin birçok okullarına, sonra özel ve cemaatlerinkine bulaştırıldı. 1960’ta gene dış telkinle ilk kurulan İngilizce dilli Türk evrenkentini zamanla birçok yenileri tâkip etti. Bunlarda yalnız fen değil, tüm dersler İngilizce oldu (tarih, edebiyat dâhil). Kamuoyu toptan aldatıldı (Bkz. O.S, “Bye Bye Türkçe” kitabı (Otopsi Yayınları, İst., 25.baskı 2005).

3. 1990’larda “Tarzanca” ile eğitim ilkokullara, anaokullarına kadar indirildi. (Bir ülkenin dilini yok etmenin temel yöntemi).

4. Bir yandan da Türk yazısını bozmak (sonra yok etmek) faaliyetleri yürütülüyordu. 1980 darbesinde, birden Türk yazısındaki inceltme işaretleri (^) kalktı. Tabii bu, “Eski Türkçe” sözcükleri yazılamaz hâle getiriyor, Türkçe’ye de büyük bir karışıklık darbesi vuruyordu. (Örn. “hala” “hâlâ”, “kar” “kâr” ikililerindeki gibi.) İşin garibi, tasfiyeciliğe karşı olanlar dâhil “sağ”lı, “sol”lu basın-yayın bunu uyguladı. Kimin başlattığına gelince, iki taraf ta birbirinin üstüne atıyordu. Demek ki, hiçbirinden değil, olay gene yabancı danışmanlardan (yâni “güdücü”lerden) kaynaklanmıştı. [Sanırım aynı sıralarda, okullarda da Türkçe yazım kuralları öğretilmez oldu. Zâten edebiyat (ve târih) dersleri de azaltılıp duruyordu].

5. Atatürk’ün yeni Türkçe yazısı tüm dünyanın imrendiği, bütünüyle diline tam uyan, okunduğu gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan bir yazıdır. Herkes bu yazıyı birkaç haftada öğrenebilir. İlk defâ karşınıza çıkan bir kelimenin nasıl okunacağı, nasıl yazılacağı diye bir sorun yoktur. “Harf harf söyle” diye sorulmaz. Batı dillerinde, özellikle şu imlâsı tam bozuk “Tarzanca”da ise, biri “Adım Smith” dese, öbürü hemen, “spell it” (harfle) der. Ne gülünç; halbuki “Smith”, Türkçe’deki “Mehmet” kadar yaygın bir isim. Türkçe’nin ve yazısının bilgisayar ve bilim için en uygun dil ve yazı olduğu hakkında ise Batılılar da artık yazılar yazıyorlar.
Dili İngilizce olan okullarda çocuklara okuma yazma öğretmek çok zordur. Her sözcüğün okunuşunu yazılışını çocuk ezberleyecek. Kural kaide yok. Nitekim ABD basınına göre orada liseyi bitirenlerin yüzde 60’ı kendi dili İngilizce’yi dosdoğru okuyup yazamıyor. Türkçe’de ise yakın zamana kadar çocuklar heceleme yöntemiyle ve Türkçe’nin güzel kuralları sâyesinde her şeyi hemen okuyabilir, yazabilir konuma ilk yılda gelirlerdi. Derken, Türkçe’yi yok edip yerine 250 kelimelik köle dili İngilizce’yi koymak ana planına uygun olarak, yabancı danışmanların güdümüyle okullarımızda Türkçe okumak yazmak öğretimi yöntemi değiştirilip kelime kelime, her birisinin görüntüsünü ezberleme yöntemi kondu. Sonuçta evrenkentli gençlerin bile imlâsı bozuldu (e-postalarda sık sık görüyoruz). Tabii buradaki dış güdüm gayesi, aslında sâdece İngilizce okumayı öğretmek, Türkçe’yi toptan yok etmek. Ayrıca ilkokulda Türk alfabesi öğretirken “w”, “q”yu da katıyorlar.
Yukarıda, bir dizi abuk sabuk, mantıksız gibi görünen olayların, yapılanların arasında nasıl bir temel bağıntı, nasıl bir düşman hedefine doğru adım adım yürüyüş olduğunu göstermeye çalıştık. Umarım durum belirginleşmiştir.

Şimdi Türkçe’nin yazısı konusundaki ilkelerimizi şöyle sıralayabiliriz:

a. Türk yazısında inceltme (^) işaretleri herkes tarafından mutlaka kullanılmalıdır. (Bilgisayarda onları koymak da çok kolay.) Yazarlar, çıkacak yazılarında koydukları inceltme işaretlerinin aynen baskıda da olması için yayınevine, gazete, dergi idâresine (bizim yaptığımız gibi) ısrar etmeli.
b. Okullarda okuma yazma tekrar bizim usul heceleme yöntemiyle öğretilmeli. Türkçe’nin dilbilgisi, ses uyumları, terim türetme kuralları eskiden olduğu gibi çok iyi öğretilmeli.
c. Türk edebiyatı (her dönemdeki) ve târihi dersleri yeniden ihyâ edilip 1980’e kadar olduğu şekle ve miktara rücû etmeli; tarih derslerinde Türk kültür tarihine verilen yer de artırılmalı.
Tabii bütün bunların olabilmesi için her düzeydeki eğitimi düzenleyen devlet kuruluşları artık kesinkes yabancı “danışman”lar hâkimiyet ve güdümünden kurtarılmalı. Türk gençliğinin, dolayısıyla milletinin geleceğini, kaderini gizli, açık düşmanlar değil, Türk milletinin öz vatansever evlâtları belirleyecektir.

Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu
19.06.2005

Türkçeyi Londra da Konuşmak

Öz yurdunun dışında, ülkeye ve dile gönül veren insanlarla birlikte iken, bir dili konuştuğunuzda, özlem bir ölçüde azalıyor nedense. Bu anlamda dilin ayrımlı işlevlerinden de söz etmek yanlış olmasa gerek. Düşünmek için bile herhangi bir dile gereksinim duyduğumuz, her nedense çok kimsece bilinmez. Dilin yalnızca ağızdan çıkıp dışarıya dökülebildiği zamanlar var olduğu sanılır. Ana dilinin dışında ikinci bir dili konuşabilen insanlar daha iyi bilir bunu. Başka dilde düşünmek, sıkça başa gelen bir durumdur, birden fazla dil bilenler için.

İletişim evreninde dilin farklı işlevlerini irdelerken ortaya çıkan satır başlıklarını, paragraflara bölerek özetlemeye çalıştığımız düşsel yazılarımızı sürdürüyoruz.

İngiltere de geçen hafta dostlarla birlikte olduk. Ara sıra Türkiye ye gelseler de çok uzun yıllardır orada çalışan ve yaşayan Türk dostlarla.. Çevrelerine yabancılaşmış insanların bolca yaşadığı bir yer orası da. Alışılagelmiş standart karşılaşma sözcükleri ile sınırlı kalan, birbirlerinin dünyalarına girmeyen, başlıca yaşam biçimleri olan düzenli ve uzun çalışma, ve de yılda bir kez tatil yapma dışında çok fazla ayrımları olmayan gelişmiş (!) bir toplum var kısacası İngiltere’de de. Kalabalıklar içinde yapayalnız bireylerin kendi adacıklarında özgür yaşadığı tipik bir Avrupa ülkesi yani.

Yaşadıkları ülke televizyonunda, ülkemiz sporcularının, müzik ve bilim adamlarımızın, uluslar arası başarı haberlerini görünce, kendilerini tutamayıp ağladıklarını anlattılar. Uzun yıllardır ülke dışındalar. Çoğu çifte pasaport sahibi. Artık bulundukları ülkede de bir futbol takımı var tuttukları. ‘Kültür Şoku’nu atlatalı uzun yıllar olmuş sözün kısası. Ama Türkiye den gidenlerle birlikte olmak, Türkçe konuşmak, halâ pek çok hoşlandıkları bir etkinlik onlar için. Tanımlayamadıkları, anlatmalarını istediğimde çok da başarılı olamadıkları duygusal betimlemeleri, bu tür etkinliklerde gözle görülür, elle tutulur bir hale dönüşüveriyor neredeyse. Üzerindeki burukluğun hiçbir zaman tam olarak yok olmadığı doğum günleri, sünnet törenleri ya da nişan, düğün gibi mutlu anların yaşandığı toplantılar, her zaman Türkçe diyalog ve şarkılar eşliğinde, lakin hep bir yerlerden uzakta yapılıyor sanki.

Türkiye’de yaşayan “Yabancı”larda da sezmiştim daha önce, paylaştıkları benzer duyguları. Yalnızca Türkçe ile ilgili, ya da bize özgü değil yani konu. Yanılmıyorsam 1986 yılından bu yana Türkiye de çeşitli gazetelerde köşe yazıları yazan, içimizden biri haline gelmiş Andrew Finkel’i, Kumkapı’da İngiliz arkadaşlarıyla bir yemekte gözlemleme fırsatı bulmuştum. Ve şaşırmıştım. Ya da ilginç gelmişti diyeyim. Orada da, onlardan biri gibiydi. Özlem gideriyordu. Yurt özlemi su yüzüne çıkmıştı sanki. Masada yalnızca İngilizce konuşuluyordu.

Düşünebilmenin ön koşulu, herhangi bir dili bilmektir. Sağlıklı düşünebilmek ise, dili iyi bilmekle olasıdır. Dilin, başkalarıyla iletişim kurmak dışında, düşünmenin bir aracı olması, ana dilinde düşünmeyi sürdüren bireylerin yabancı ortamlardaki dirençlerinin artmasını sağlayıcı etki yapıyor. Bu yanı ile, neredeyse bir bireysel savunma mekanizmasına dönüşerek, kültür şokundan kaynaklanabilecek çöküntüyü önlüyor. Ancak öbür yandan da, içinde bulunulan ortama uyum sağlanması konusunda da ters etki yapan bir direnç niteliği sergiliyor. Bir başka biçimde söylersek, Londra’da Türkçe konuşmak, Türkiye’de Türkçe konuşmaktan ayrımlı etkiler yapıyor, konuşan üzerinde.

Yılmaz Ersöz
http://www.turkdilidergisi.com/98/ievren.htm

Gençler, iyi yetişin ve ülkenize hizmet edin…

Biz buraya samimiyet gördüğümüz için geliyoruz. Biz buraya güzel bir tabirle ihlas gördüğümüz için geliyoruz. Biz buraya bu güzel çocuklarımızı severek, onlarla büyüyerek, dünyayla el ele vermek için, barış, hoşgörü, diyalog, çatışma yerine kucaklaşmayı arzu eden bir idealin gerçekleştiğini gördüğümüz için geliyoruz. Hep bir adımla başladı bu yürüyüş ve muvaffak oldu. O yüzden o güzel insanlara milletim adına teşekkür borçluyum. Bu teşekkür milletimizedir.

Bu yarışmaya katılan 84 ülkenin 42’si geçtiğimiz günlerde beni ziyaret ettiler, bir kısmını Meclis’te de söylediler. Çok sevindik ve gözyaşları döktük. İftihar ettik. Orada da şunu söylemiştim. “Bu büyük yarışmaya hepimizin katkıda bulunması gerekir. Çünkü benim ülkemde Türkçenin kıymetini bilmeyenlerin sayısı artmaya başladı. Bir kuş öksürüğü kadar zarif, bir su şırıltısı kadar güzel ve ahenkli, dünyanın en güzel dillerinden birine sahibiz. Ama öyle bir eğitimin girdabından geçiyoruz ki on beş-yirmi kelime ile Türkçe konuşanların sayısı artmaya başladı. Veya argoyu Türkçe zannedenler çoğalmaya başladı. Veya kelimelerin, cümlelerin önünü yumruklayarak arkasını tekmeleyerek ortasını yamultarak konuşmaya başlayanların sayısı arttı. Bu hüzün verici bir olay. Türkçenin güzelliklerini yaşatmalı, büyütmeliyiz. En zengin kelime hazinesi ile onu konuşmalıyız, yazmalıyız, söylemeliyiz. Şarkımızla, folklorumuzla, okuma yazma dilimizle Türkçeyi, bütün zenginliğiyle, bütün haşmetiyle devam ettirmeliyiz.” Şimdi şu güzel yavruların söylediklerine bakınız… Düşünebiliyor musunuz Şili’den geldiler, Vietnam’dan geldiler, Güney Asya’dan geldiler, Güney Afrika’dan geldiler, Orta Asya’nın buzullarından geldiler, haritada kolay kolay yerini gösteremeyeceğiniz ülkelerden geldiler. Bu, muhteşem bir başarıdır. Akıl havsalanın almayacağı bir şeydir. Bu başarılmıştır. Bu çocukların hiçbirisi dublör kullanmıyor, kendileri geldiler, kendileri söylediler. Üç yıldır niçin geciktiğimi ben de bilmiyorum. Ama önümüzdeki olimpiyatlardan itibaren Türkçeye, Türkiye’ye, Türk milleti adına yapılan bu hayırlı işi milletimiz adına TBMM olarak ödüllendireceğiz. Önümüzdeki yıldan itibaren bu gençlerin her birine, kendi dalında başarılı olanların her birine milletim adına TBMM Özel Ödülü takdim edeceğiz.

O güzel insanlara teşekkür borçluyuz…

Değerli dostlar.. Yeri gelmişken söylemek istiyorum.. Çok güzel şarkılar söylendi, çok duygulu şiirler okundu, onların kompozisyonlarını dinleme imkanımız da olsaydı, sunumlarını dinleme imkanı bulabilseydik hepimizin çok seveceği, çok duygulanacağı şeyleri bizzat işitmiş olacaktık. Ama zaman buna müsait değil. Ben bu yarışmaya katılan her öğrencinin ödüllendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Bunu sadece 3’le 5’le sınırlarsak hepimiz üzülürüz. Biraz evvel şiir okuma yarışmasında ilk 3’e giremeyen; ama hepimizin tüylerini diken diken eden, bizi duygulandıran şiirleri düşününce 4., 5., 6. ve 10. adına hayıflandım ve üzüldüm. Bunların az veya çok Türkiye’ye geldikleri için, Türkçe konuştukları ve Türkiye’yi sevdikleri, Türkiye’yi sevda olarak kabul ettikleri için hepimiz ödül vermeliyiz. Hiçbirisinin gözü gözyaşına boğulmamalı, sevinerek, koşarak, kucaklaşarak Anadolu’nun hasretiyle ana yurtla ata yurdun hasretini birleştirerek Türkiye’den bizlere elveda demeli. Onları ödülsüz bırakmayalım, eksik olursa ben tamamlayacağım, siz tamamlayacaksınız.

Değerli dostlar.. Bakınız çok güzel bir tablo ile karşı karşıyayız. En az yedi-sekiz bin insan bu akşam bir arada. 10 bin de diyebilirsiniz. Gözümün alabildiği kadar, kum taneleri gibi tertemiz insanlar, pırıl pırıl insanlar bu akşam buradalar. Bakanlarımız vardı, milletvekillerimiz, siyasi partilerimizin genel başkanları, valiler, belediye başkanları, il genel meclisi başkanları var, ticaret odaları başkanları, vekilleri buradalar. Anadolu’nun 81 ilinden koşa koşa bu akşam bu heyecanı yaşamak için on binlerce insan geldi. Bizi buraya getiren nedir? Çok açık söylüyorum eskinin tabiri ile bu iş garazsız ve ivazsız bir iştir. Yani bunun karşılığında bir maddi çıkar yoktur. Hiç kimse siyasi çıkar beklemiyor. Öyle olsaydı Parlamento’da birbirlerine yan gözle bakanlar ezeli ve ebedi dost olarak yan yana oturur ve her şeyi alkışlar mıydı? Siyasi partilerin en güzel insanları burada. Biz buraya samimiyet gördüğümüz için geliyoruz. Biz buraya güzel bir tabirle ihlas gördüğümüz için geliyoruz. Biz buraya bu güzel çocuklarımızı severek, onlarla büyüyerek, dünyayla el ele vermek için, barış, hoşgörü, diyalog, çatışma yerine kucaklaşmayı arzu eden bir idealin gerçekleştiğini gördüğümüz için geliyoruz. Sağınıza solunuza bakın. Türkiye’nin yüz akı olan sanatçılarımız burada, gazetecilerimiz burada, yazarlarımız burada, siyasi partilerimiz burada, işadamlarımız burada, belediye başkanlarımız burada, ev hanımlarımız burada, sokakta işportacılık yapan tertemiz insanlarımız burada. Buraya gelmek için kimse para almadı. Buraya gelmek için herkes 24 saat uzak yoldan geldi. Sevinerek, gözleri ışıldayarak, parıldayarak geldi. Bizi buraya getiren bu çocukları da buraya getirendir.

Bizi birleştiren ve kucaklaştıran sevgi, gözyaşlarına boğan bu güzel duygularımızdır. Bunu başaranları kucaklamak, onları tebrik etmek istiyorum. Şu anda bu çocukların geldiği okullar dünyanın 100 ülkesinde 500’den fazla okullardır. Ben bunların pek çoğunu gördüm dostlar… Öyle bir gün geldi ki gözüm yaşlı tek başıma gittim, bazen 3 arkadaş bir araya geldik ve bunları ziyaret ettik, ama Allah’a hamd olsun Meclis Başkanı sıfatıyla parlamento başkanlarıyla, cumhurbaşkanlarıyla, başbakanlarıyla, büyükelçileriyle bizleri duygulandıran, yüreğimizi kabartan, bu güzellikleri göndere çekilen Türk bayrağıyla pırıl pırıl öğrencilerimizle kucaklayarak yaşıyoruz.

Değerli dostlar.. Hep bir adımla başladı bu yürüyüş ve muvaffak oldu. O yüzden o güzel insanlara milletim adına teşekkür borçluyum. Bu teşekkür milletimizedir. Bu milletin bir avucu burada. 81 ilden insanlar var burada. Tasarruf ettikleri 3-5 kuruşu bir araya getirdiler. Çok zengin değildi bunlar. Günlük nafakasını el emeğinden çıkaran insanlar biliyorum. Temizlik işinde çalışan insanlar biliyorum. Bağından üzüm toplayan insanları, buğdayından öşrünü kenara koyup kendi geleceğinde kullanmayıp, hizmetin içerisinde tüm dünyayı kucaklayacak bir eğitime gönül veren milyonları kastediyorum.

Şirketler kuruldu ve hiç bilmedikleri yerlere gittiler. Oralarda o ülkenin en güzel eğitim kurumlarını meydana getirdiler. İmtihanla çocuk almaya başladılar. Saint Petersburg’da bir Rus anneden duyduğumu size söylüyorum. “Çocuğumu bu okullara koymak için Putin’den bile torpil istiyorum.” demişti. ‘Çocuklarınızı niçin bu okula vermek istiyorsunuz?’ dediğimde “Çocuklarımıza sahip olmak istiyoruz. Biz anne ve babalar bu okula çocuğumuzu verirsek onları uyuşturucudan ve kötü işlerden kurtarmış olacağız. Bu okulda öyle öğretmenler var ki çocuklarımıza ağabeylik, öğretmenlik yapıyorlar. Bizimle arkadaşlık ediyorlar. Bizleri arkadaşları ve dostları olarak kabul ediyorlar. Ben çocuğumu okula verdikten sonra bana ‘annem’ diyen çocuğumu ilk kez kucakladım, ‘babam’ diyen çocuğumun alnından öptüm. Bir anne baba olarak bundan daha büyük bir şey olabilir mi?” cevabını aldım.

Türk okulları destan yazıyor, desteklemeliyiz

İllerinde toplanıp bir araya gelip küçük sermayeleri ile ta Mozambik’ten Madagaskar’a, Vietnam’dan Şili’ye kadar okul açma sevdası ile Anadolu’nun erenleri gibi yollara düşüp bu güzel eğitim kurumlarını o ülkelere de kazandıran, Türkiye’yi dostluk köprüleri haline getiren Anadolu’ma, milletime teşekkür ediyorum. Şu anda Manisa’mdan Sudan’ın Hartum’una okul açmak isteyen güzel insanlar var aramızda. Bir güzel okulu gemiye yükleyip Hartum’a gönderen tertemiz insanlar var içimizde. Bunlar olmayacak şey değil. Her şeyin maddileştiği bir dünyada yaşıyoruz. Herkesin ‘maaş kaç?’ dediği bir zamanda yaşıyoruz. Herkesin ‘cebime ne girecek?’ diye dolaştığı bir günde yaşıyoruz. Herkesin ihale peşinde koştuğu, birbirinin cebinden çok şeyi çalmaya başladığı bir zamanda yaşıyoruz. Böyle bir dünyada on kişi, yirmi kişi, elli kişi bir araya gelecek, haritada görmediği bir yeri dava edinecek. Çuvaş’a gidecek, Yakutistan’a gidecek.. Eksi 24 derece soğuk olduğu zaman ‘yaz geldi’ diye sevinecek insanların olduğu yerlere gidecek. Ve oralarda bu okullarda bu güzel çocuklar okuyacaklar. Gençler siz çok talihli insanlarsınız.. Siz çok iyi yetişin ve ülkenize hizmet edin, Tacikistan’a hizmet edin, Rusya’ya hizmet edin; ama Türkiye’yi, Türk kardeşlerinizi unutmayın…

Arnavutluk’ta savunma bakanıyla oturduk, konuşuyoruz. ‘Benim iki kızım da Turgut Özal’da okuyor.’ dedi. Recep Meydani ile konuşuyoruz. ‘Ben o okullarda fizik dersi verdim.’ dedi. Bu okula sığınanlar 96-97 banker faciasında birbirlerini baltayla kesen insanların olduğu bir zamanda bu okula kim girdiyse canını kurtardı. Elinde balta olan adamlar ‘Burası Türklerin okulu, burada güzel şeyler yapıyorlar. Burada bizim çocuklarımız okuyor.’ dediler. Bu bir destandır arkadaşlar. Bu destanı iyi bilelim. Bu yaşanmış bir destandır. En büyük iyiliği, en büyük kârı kazanacaktır.. Bu okullardaki öğretmenleri de unutmayın. Size bir misal vereceğim.. Biraz önce bir kızımız burada Nurullah Genç’in ‘Yağmur’ şiirini okudu. Şiir, Nurullah Genç’in bir yarışmada birincilik kazanan bir naatıdır. Peygamberimize övgü maksadıyla yazılmıştır. Ben bu şiiri belki 50 defa dinledim.. Hem de çok güzel okuyanlardan dinledim. Ama bu kızdan dinlediğim kadar hiçbiri beni etkilemedi.

Nereden geldi bu hanım kız? Moğolistan’dan. Belki de Ulan Bator’dan.. Nerede bu Moğolistan? Uçakla tek seferi yok. Onlar geldi de ben de ziyarete gideyim dedim. Önce haritadaki yerini bulayım dedim. Ya Çin ya Japonya’dan direkt seferler yok. Ulan Bator ve Moğolistan. Çok sevdiğim bir büyükelçi vardı. Benden rica etti, yakın bir yere gitmek istiyordu. Başbakanıma ya da ‘Abdullah Gül’e söylerseniz fena olmaz.’ dedi. Karar beklentisi aylar sürdü. Bir ay, iki ay, üç ay… Her gün bana geçerken bakıyor ben de ne demek istediğini anlıyorum. Bir gün şaka ediyorum.. “Yakın yer beklentisi içindesiniz; ama kulağıma seni üzecek bir yer geldi. Ulan Bator’a büyükelçi olacaksınız.” dedim. Elindeki çay bardağı düştü, gözlerinden yaş akmaya başladı. “Hayrola ne oldu?” dedim. “Ben oraya gidersem ölürüm.” dedi. “Ne yapacağım, nasıl kalacağım orada?” dedi. Büyükelçinin elinden bardağı düşüren, gidemem diye gözlerinden yaşlar düşüren bu yerden gelen bu kıza Türkiye’yi kim tanıttı? Yağmur şiirini o kızın eline kim tutuşturdu? En güzel şekline kim getirdi? Ben söyleyeyim: Anadolu’dan giden genç öğretmenlerimiz.

ODTÜ, Bilkent, Boğaziçi, Hacettepe mezunu, 21-22 yaşında yüzüne bakmaya doyamadığımız gencecik kızlarımız Moğolistan’ı bile yakın görüyorlar, Çuvaş’a, Vietnam’a, Japonya’ya gidiyorlar. Genç delikanlılar çok güzel bir hizmet için gidiyorlar. Bu öğretmenlerin bir sözü ile bitiriyorum konuşmamı. Bunu da Mehmet Sağlam’dan işitmiştim. Çok uzak bir yerdeki okulda pırıl pırıl bir genç kız. “Ne yapıyorsunuz?” ‘Öğretmenim efendim.’ “Nerden mezunsunuz?” ‘ODTÜ, Bilkent..’ “Ne zaman geldiniz?” ‘2 yıl önce.’ “Ailenizi özlemediniz mi? Türkiye’ye ne zaman dönmeyi düşünüyorsunuz?” Hepinizi o gençleri alkışlamaya davet ediyorum. Verdiği cevabı söylüyorum: “Biz buraya dönmek için gelmedik.”

Pırıl pırıl bir dünya, barış, huzur, sevgi ve gözyaşı dolu.. ama bir gün mutlaka gerçekleşecek. Bu sevgiyi büyütenlere, bu hizmete el ucu kadar yardımcı olanlara başından sonuna kadar teşekkür ediyoruz. Nice olimpiyatlarda, nice başarılarda öğrencilerimizle buluşmayı diliyoruz. Saygılar ve sevgiler sunuyoruz.

(*) Bu metin 17 Haziran Cumartesi akşamı gerçekleştirilen 4. Uluslararası Türkçe Olimpiyatı ödül töreninde TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın yaptığı konuşmanın kısaltılmış halidir.

Small, medium, large, extra large

Small, medium, large, extra large, hizmet geçmek, kendine zaman ayırmak,Türkçeyi katletmek üzerine.

Small, medium, large, extra large, hizmet geçmek, kendine zaman ayırmak, Türkçeyi katletmek üzerine.
Giysilerin beden ölçülerine göre üretilmesinde birtakım özel sözler kul­lanılır. Bu özel sözler kişinin beden ölçülerine uygun giysiler seçmesine yar­dımcı olur. Giysilerin birtakım ölçülerle adlandırılması ile ilgili olarak dili­mizde Türkçe ve yabancı kökenli epeyce kelime bulunmaktadır. Türkçe kö­kenli geniş, dar, uzun, küçük, orta, kısa gibi niteleyici sözler yanında parmak ve karış kelimeleriyle de uygun ölçüler bulunmaya çalışılır.

Bir karış uzun, iki parmak kısa gibi kullanımlarla sınırlandırılıp istenilen ölçü elde edilir. Ayrıca biraz daha büyük, biraz daha geniş veya biraz daha dar sözleri de ölçüleri be­lirler. Ancak bunlar giysilerin üretiminde, pazarlamasında, seçiminde birer te­rim değillerdir.

Cumhuriyet Dönemi boyunca bu genel sözlerden daha özel ve ölçünlü (standart) terimler üretilemediğinden batı dünyasının kullandığı özel sözler olduğu gibi alınmıştır. Bu gelişmede moda dünyasının etkisi inkâr edilemez. Önce Fransızcadan mini (mini), midi (midi), maksi (maxi), daha sonra özgün imlâlarını koruyarak İngilizceden small, medium, large terimleri beden ölçü­lerine göre giysilerin sınıflandırılmasında kullanılan başlıca terimler olarak Türkçede yerini bulmuştur. Large yanında ekstra (extra) large da dilimize gir­miştir. Bu tür sözleri yenileri izlemektedir. Arada bir kulağımıza İngilizce sayz (size) kelimesinin geldiğine de tanık oluyoruz. “Beden ölçülerinizi öğrenebilir miyim?” yerine “Sayzınızı alabilir miyim?” veya “Sayzınız kaç?” biçimindeki sözler de duyuluyor.

Çağdaşlaşma adına birtakım atılımlar yapılırken bu arada dilin zarar gör­düğü dikkatlerden kaçıyor. Yeri geldiğinde Türkçeci görünen her Türk ay­dın, Türkçenin aleyhine gelişen benzeri durumlarda sessiz kalıyor. Pek çok alanda ithal edilen malla birlikte gelen yabancı terimlerin hiç olmazsa bir­kaçını Türkçe olarak ifade etmek kimsenin aklına bile gelmiyor. Devletimizin ilgili kurumları, tekstil sanayiinin devleri de bu gidişten rahatsızlık duymu­yorlar. Her alanda sür’atle yabancılaşmaya doğru gidiliyor. İşte bu manzaraya rağmen bir de “Türkler Avrupa Birliğine girmek için gerekli şartları yerine getir­memişlerdir” deniyor.

Etek söz konusu olduğunda maksi, midi, mini, gömlek veya iç çamaşırı söz konusu olduğunda small, medium, large, extra large terimleriyle ölçüler be­lirleniyor. Ayakkabıda ise Fransızca olan numara sözünü kullanıyoruz. Bir za­manlar gömleklerde de numaralar kullanılırdı. 41 numara ayakkabı, 42 nu­mara gömlek. Ürünün seçiminde iki numara büyük, bir numara küçük gibi söz­lerle de ölçüler belirleniyor. Şapkada, pantolonda da numara geçerli. Kullan­dığımız diğer ürünlerin ölçüleri eskiden daha çok numara sözü ile anlatılırdı.

Bu terimler arasında Fransızca maksi (maxi), Türkçenin ses düzenine ve imlâsına uydurulmuş bir sözdür. Bu örneği bilinçli dönemde alınan yabancı kökenli kelimelerden biri olarak değerlendirebiliriz. Gene Fransızca midi, mini terimlerinde ise herhangi bir sorun yaşanmamıştır. Çünkü bu kelimelerin öz­gün biçimleri de mini, midi’dir. Bilinçsiz dönemde aldığımız terimlerde ise, Türkçenin ses düzeni ve imlâsı dikkate alınmamış ve İngilizce small, medium, large, extra large sözleri olduğu gibi gömleklerimize, kazaklarımıza, ceketleri­mize iliştirilmiştir.

Bugün bir firma, ürettikleri malları smol, (veya sımol), midyum, larç ekstra larç etiketleriyle satmaya kalksa, herhalde tepkiyle karşılaşır ve söz konusu fir­ma çağ dışılıkla suçlanır.

Extra large teriminin kısaltması XL’dır. Burada extra’yı temsil eden X, daha geniş, geniş üstü, geniş ötesi anlamlarındadır. Bizde aynı anlamda bir de Arapça battal terimi vardır. Daha çok battal boy diye geçen bu terim, gömlek, iç çamaşır veya entari için hâlâ kullanılmaktadır.

Cumhuriyet Dönemi boyunca, 70 yıl, dildeki Arapça ve Farsça kökenli kelimelere Türkçe karşılıklar aramakla geçti. Bu yolda aşırılığa gidildiği artık kabul görmüş bir gerçektir. Tabana inmiş şeref, vicdan, şart, iftihar gibi keli­melere de el attık. Yıllarca onur, bulunç, koşul, gurur gibi karşılıklardaki isabet­sizlik tartışıldı. Bu arada Türkçeye batı dillerinden giren yığınla kelime bir tehlike olarak görülmedi. Etmek ve olmak yardımcı fiillerine sarıldık. Fran­sızcadan ve İngilizceden aldığımız kelimeleri egale etmek, elimine etmek, entegre olmak, redakte etmek, garanti etmek, koordine etmek, sübvanse etmek, pasifize etmek, refüze etmek, konsantre olmak, deşifre etmek gibi yüzlerce örnekte olduğu gibi ya­bancı sözleri dile doldurduk. Böylece yeni bir anlaşma aracı yarattık. Bu kötü gidiş de dikkatleri çekmedi. Bununla çağdaşlaşmayı amaçlayanlar şimdi gö­ğüslerini gere gere bu örnekleri Avrupa Birliğine girmek için kanıt olarak gösterebilirler.

Maksi ve mini sözleriyle kökteş olan maksimum, minimum, asgarî ve azamî karşılığı olarak alındı. Azamî, asgarî sözlerinin Türkçelerini bulma zahmetine girilmedi. Bu örnekte de görüldüğü gibi biz gönüllü olarak, isteyerek batının sözlerini dile mal ettik. Kimse bizi bu yola zorlamadı. Bugünse gelinen du­rum çok daha vahim bir hâl almıştır. Fransızcadan aldığımız kart kelimesi ar­tık kart değil, cart diye yazılıyor. Cebimizdeki banka kartları bunun canlı ör­neğidir. Anlaşılan bu gidişle large yazacak ve larç okuyacağız. TV (ti vi) gibi örneklerde de aynı şeyi yapmıyor muyuz? Bu durumumuzu da Avrupa Birli­ğine girmek için örnek olarak gösterebiliriz.

Türkçe Sözlük’ün sayfaları arasına maksi, mini, midi dışında yukarıda say­dığımız ölçü birimleriyle ilgili kelimeler henüz alınmamış. Bu direnmeyi ne zamana kadar sürdürebileceğiz? Söz konusu sözleri Türkçe Sözlük, madde­leri arasına smol, larç imlâlarıyla alınabilecek mi? Böyle bir durum karşısında denebilir ki, “Bizde küçük, orta, geniş kelimeleri var. Bu İngilizce small, medium, large kelimelerine ihtiyacımız yok.” Düşünce doğru ama uygulama, düşün­düğümüz gibi yürümüyor. Söz konusu kelimeler yalnızca bir terim olarak da kalmıyor. Genel dile de giriyor. Dolayısıyla sözlüklerin bu tür kelimelere ve yarattığı anlam inceliklerine yer vermesi gerekir. Azıcık large olunuz (rahat an­lamında), O bu konularda oldukça large’dır (imanı geniş anlamında), Bayağı large davrandı (sınırlama koymadı anlamında) gibi örneklerin sık sık televizyonlarda kullanıldığına tanık oluyorum. Large’ın Türkçeye girdiğini ve çeşitli anlamlar kazandığını, ortak dile mal olduğunu bu durumda nasıl inkâr edelim. Belki bir süre sonra Türkçe Sözlük, bu kelimeye larç imlâsıyla yer verecektir.

Large sözü şarkılarda da yer aldı. Nil ismindeki hafif müzik sanatçısının söylediği bir şarkıda geçiyor: Onun aşkı bana extra large.

İçimizden biri çıkıp diyebilir ki “Bu ölçü birimlerini bütün dünya kulla­nıyor. Bizim bu terimlere Türkçe karşılıklar bulmamız boşuna gösteril­miş bir çaba olur. Kilo, santim, gram, küp, dekar gibi ölçü birimlerini batıdan aldı­ğımızda bir sakınca görülmedi de şimdi small, large, medium gibi terimler neden sorun ediliyor?” Bu karşı çıkışta haklılık payı bulunmakla birlikte bu­rada söz konusu ettiğimiz giysi ölçülerini karşılayan terimlerle kilo, gram, san­tim, küp, dekar’ın aynı özellikte, yaygınlıkta ve sıklıkta kullanılan terimler ol­madığı açıktır.

Hizmet geçmek

Basın dilinde haber geçmek diye bildiğimiz bir deyim var. “Çeşitli iletişim araçları kullanılarak bir yerden merkeze haber iletmek” anlamında kullanılır. Sözlüklerimizde de yer alan bu deyim aslında bir çeviri kelimedir. Dilimizde haber salmak, haber vermek, haber yollamak, haber göndermek, haber uçurmak gibi yakın anlamlı deyimlerimiz varken söz dağarcığımıza bir de haber geçmek ek­lenmiştir. Bunu da dil için bir kazanç sayalım. Ancak yollama, eski karşılığı ile irsal etme kavramını taşıyan geçmek fiili başka isimlere de getirilip kul­lanılmaktadır. Bunlardan biri hizmet geçmek. Bunu İHA’dan Fevzi Kahraman, 23.6.2002 günü, saat 9.10’da TRT’nin “Televizyon Gazetesi” adlı programın­da söyledi. Hizmet geçtik sözünü bir hizmette bulunduk ve bu hizmetimizi bildirdik anlamında kullanıldı. Deyimleri aslî kelimeleriyle kullanmayıp on­lara keyfî ve rastgele kelimeler getirmek bugün en çok yapılan dil hataların­dandır. Bunun da başlıca kaynağı okullarımızda verilen eğitimdir. Ders prog­ramlarımız dilin geliştirilmesi amacına uygun değildir. Öğrenci, kitap oku­maya yönlendirilmemektedir.

Kendine zaman ayırmak

Yakın dönemlerde çeviri yoluyla dilimize giren bir deyim de kendine za­man ayırmak’tır. ‘Take your time’ın çevirisi olan bu söz daha çok dizi filmlerde geçmektedir. Biraz da kendinize bakınız, kendinizi dinleyiniz, dinleniniz, isti­rahat ediniz, kendi canınıza acıyınız, yaşamaya bakınız gibi anlamlarda kulla­nılan bu deyim, anlatım zenginliğini engeller niteliktedir. Çok geçmeden ken­dine iyi bak (take care of) örneğinde olduğu gibi kendine zaman ayırmak deyimi de yaygınlaşacağa benziyor.
Türkçeyi katletmek

Türkçeyi katletmek dillerden düşmeyen ve ulu orta kullanılan bir sözdür. Yerinde kullanılmayan bir kelime veya yanlış bir telâffuz karşısında hemen “Türkçeyi katlettin” denir. Bu söz 22.6.2002 günü Hulki Cevizoğlu’nun ATV’de gece yarısından sonra ekrana gelen dille ilgili programında Nejat Muallimoğlu tarafından da kullanıldı. N. Muallimoğlu, Türk Dil Kurumun­dan söz ederken bu Kurumun Türkçeyi katlettiğini söylüyordu. O, bu katlet­me işinin eskiden de şimdi de yapıldığı görüşündeydi.

Her işte olduğu gibi aydınlarımız yeterince objektif olamıyorlar. Görülen olumsuzluklar örnekleriyle açıklanıp anlatılsa diyeceğim yok. Her dönemde Türk Dil Kurumunda Türkçe katledilmiş deyip işin içinden çıkmak ve bu yolda dinleyicileri yanıltmak ne kadar yanlış, ne kadar tutarsız bir iddia! Be­reket ki, Türkiye’de özel televizyonların verdiği haberlere, yaptığı yorumlara her zaman şüphe ile yaklaşılıyor. Türk Dil Kurumu ne eskiden ne de bugün Türkçeyi katletmek için bir çaba sarf etti. 35 yıllık meslek hayatımda ben böyle bir fiile tanık olmadım. Eksik bırakılan, yapılamayan işler oldu. Bunu kabul edebiliriz. İyi niyetlerle yapılan bazı düzenlemelerin zamanla yanlış olduğu söylense ona da katılırız. Aşırılığa gidildi denirse onu da tartışırız. Ama Nejat Muallimoğlu’nun toplum karşısında devletin bir kurumunu bu kadar ağır bir biçimde suçlaması gerçekten yakışık almadı. Kuruluşundan bu­güne kadar pek çok bilim adamı, öğretim üyesi, uzman Türk Dil Kurumunda Türkçeyi katletmekle mi meşgul oldular? Hiç mi olumlu işler yapılmadı? N. Muallimoğlu, çalışmalarında Türk Dil Kurumunun kaynak niteliğindeki eserlerinden yararlanmadı mı? Atasözleri ve deyimlerle ilgili kitabını yazarken Türk Dil Kurumunun yayınlarına başvurmadı mı? Eleştirilerimizde azıcık öl­çülü ve gerçekçi olmak zorundayız.

N. Muallimoğlu’nun son olarak yayımladığı Türkçe Bilen Aranıyor adlı kitabı bende var. 1999 tarihli bu kitabının pek çok bölümünü okumuştum. Alıntılarla epeyce hacimli bir kitap olmuş. Sık dizilmiş toplam 1090 sayfa. ATV’deki programdan sonra N. Muallimoğlu’nun kitabını tekrar açtım ve eskiden işaretlediğim sayfaları gözden geçirdim. Kitaba geçirilen gömlekte N. Muallimoğlu’nun çalışmalarını öven sözler yer alıyor. Aynı övgü sözleri 1091, 1092, 1093 numaralı sayfalarda da bulunuyor. Övgüde bulunanların çoğunu tanımadım. Türk Dili ile ilgili konuları, sorunları amatörce ele alan N. Muallimoğlu’nun bu kitabında objektif olmayan, duygusal yorumlar ve de­ğerlendirmeler var. Kitapta işaretlediğim tutarsızlıkları, yanlışları burada ver­memin imkânı yok. Yalnızca kitabın ”Önsöz”ünden bazı aktarmalar ya­parak yetineyim. Verilen örneklerde yazarın imlâsı aynen korunmuştur.

“TRT Genel başkanı, ondört, yirmi – beş yıldır, dört – beş haşarı çocuk, Türkçe’nin, Türkçe’leştirme, Türkiye’den devamlıca gönderilen kitap, araştır­manın mahassalası, Türkçe öğrenmeğe, dilin insan toplulukları içinde çeşitli vazifeleri var­dır, billurlaşmıştır, ferdi, bilhassa terkiplerle anlaşılmaz bir hâle getirilen Osman­lıca’nın bu tamlamalardan temizlenmesi, meyva, ilkel basit­liğe götüreceğini, Türk Dil Kurumu Türkçeyi gaspedercesine kendi zimme­tine geçirdi, tamamıyle, noktalama işa­retlerini doğru ve yerinde kullananda mı kalmadı?” vb.

“Önsöz”de dizgi hataları da var. İstistasız, katap, mesafa, İnglizce vb.

“Önsöz”de yer alan fikirlerden de bir iki cümle aktaralım. “Dili özleştir­mek, onu başlangıcına götürmektir ki, zamanın, gelişmeye olan tesirini inkâr etmek demektir. Bir çoçuk doğduğu zaman 5 kilo ağırlığındadır, büyüdüğü zaman tartılı­nca 55 kilo gelir. Beş kiloyu çocuğun özü olarak kabul edersek, elli kiloyu, et, ekmek, pırasa, ıspanak, lahana, kavun, karpuz olarak kabul edeceğiz. Bunları atmak, o ço­cuğu beş kiloya düşürmek mümkün müdür?”…

“Yüzlerce yıl öncesi aramıza katılmış, milliyetimizi kabul etmiş mektep kelimesi yerine Fransızca ecol’undan bozma okulu getirmekle ne kazandık? Hiçbir şey.”…

“Bizim dilcilik denen şeyden nasiplerini almamış zavallılar, ilkin o fosilleşmiş büyük ses uyumu denen kurala hayat üfleyerek dilimizin kötü konuşulan bir dil hâline gelmesinde büyük bir adım attıktan sonra, nispet ekini ve inceltmeli â’yı dilimizden kovdular.”…

“Beni bilhassa üzen ve düşündüren husus, Türkçenin kötü konuşulan kakafonik bir hâline getirilmesi karşısında akademik çevrelerden tıs çıkma­yışıdır”…

“Günümüzün gençlerine Türkçe öğretmeleri beklenen öğretmenler, profesörler, 1970’lerde ve 1980’lerde yetişmiş insanlar. Eski Türk Dil Kuru­mu onları “dilsiz” yetiştirdi”…

Bu tür anlatımlarla ön söz sürüp gidiyor.

Uygun bir zaman bulduğumda N. Muallimoğlu’nun Türkçe Bilen Aranı­yor adlı kitabında belirlediğim yanlışları, tutarsızlıkları, dayanaksız iddiaları bir makale hâlinde yazacağım. Sayın N. Muallimoğlu’nun, Türkçe Bilen Ara­nıyor adlı kitabının yeni baskısını yaparken bu yazımızı dikkate alacağını umarım.

Yanılma payı bile bırakmadan birtakım iddialar ortaya atarak konuşanlar veya bu iddialara dayalı kitap, makale yazanlar tarafsız ve objektif olmak zo­rundadır. Toplumun bir kesimini memnun etmek için ispatlanamayacak id­dialarda bulunmak sonuçta insanı zor duruma düşürür.

Doğru Yazalım Doğru Konuşalım

Prof. Dr. Hamza Zülfikar


http://www.tdk.org.tr/ham028.html

Prof. Dr. Hamza Zülfikar’ın Türk Dili dergisinde “Doğru Yazalım, Doğru Konuşalım” başlığı altında yayımlanan yazılarından alınmıştır.
Yayımlanan diğer yazılarına buradan ulaşabilirsiniz: 
http://tdk.org.tr/dogrukonusalim.html