Yedinci Gün Romanında Dikkat Çeken Yazım ve Dil Özellikleri ve…

İhsan Oktay Anar’ın Yedinci Gün adlı romanı İletişim Yayınlarınca 2012’de yayımlandı. Romanın ilk bölümü Baba’nın ilk sayfasından bir cümle:

“Ulu Hakanımız ilacını içtikten sonra Cenâb-ı Hakk’tan şifâ niyâz eyledi.” (s. 9)

Görüldüğü gibi, “Cenâb, şifâ, niyâz” sözcüklerinin ikinci hecelerine, o hecelerin uzun seslendirileceğini belirtmek üzere düzeltme işareti konmuş. Mevcut yazım kılavuzlarında bu sözcüklerde düzeltme işareti bulunmuyor. Bu böyleyken, yazım kılavuzlarının eski basımlarında “ilâç” biçiminde yazıldığını gördüğümüz sözcüğünYedinci Gün’de “ilaç” yazılmasına ne demeli?

Ulu Hakanımız”ı “ulu bakanımız” gibi seslendirmediğimiz besbelli. “Hakan” sözcüğü uzatma belirten işaretten yoksun yazılmış olduğuna göre, yazarın işaretler hususunda ilkeli ve titiz davranmadığını söyleyebiliriz. “Kitâp, civâr, sedâ, sefâ, günâh, esnâ, zâbit, zâten, gâyet, gâliba, evrâklar, kâidesiz, mahâlle…” gibi pek çok sözcük külahlandırılmışken koskoca “Cadde-i Kebîr’in” külahsız bırakılıp “Cadde-i Kebir”şeklinde yazılmasına ne demeli?

Ulu Hakanımızı külahsız bırakan yazarı “hakâret” (s. 190) imla ettiğinden “isâbetlibir iş” (s. 121) yapmamakla “ithâm” (s. 190) ederiz “bizzât” (s. 194). “Âkibet” (s. 84, 112) ile “akıbet” (s. 217) arasındaki farkı görmemize de kimse mâni olamaz!

Yedinci Gün’de aslında kısa okunması gereken birçok hecenin ünlüsü üstüne yersizve yanıltıcı düzeltme işaretleri konduğu görülüyor: “helâ-yı hûmayun” (s. 9 “helâ-yıhümâyûn”), “ferâhlatmak” (s. 13), “faciâ” (s. 9, 16. “Fâcia!), “hâtim” (s. 17, 40 “hatm,hatim), “azâmetli” (s. 29, 227’de “azâmet”, 232’de “azâmetfurûş), “sâlib” (s. 98 “salîb”,haç), “hâlef ” (s. 164 “halef ”), “mâiyet” (s. 189, 203. “maiyet, maiyyet”), “samimîyet” (s.214. “samîmiyet”), “hususîyet” (s. 216. “husûsiyet”), “ruhîyâtçı” (s. 225, “rûhiyâtçı”).

Kur’ân-ı Azîmüşşan’ı “Âzimüşşân” edebilen biri, sabaha karşı “hâtim duası” da okutur. (s. 74)

 

İbrahim Demirci’nin Türk Dili dergisindeki yazısından alınmıştır.

Fe Klavyenin Babası: İhsan Sıtkı Yener Kimdir?

Başlığa özellikle “Fe Klavye” yazdım ki “eff” şeklinde telaffuz edenler kendine gelsin. Acıkça itiraf etmem gerek ben de zaman zaman bu hatayı yapıyorum. İhsan Sıtkı Yener’i yıllardır bilir ve saygı duyarım. Sanırım memlekette adını duyan pek az kişi vardır. Medyanın, izlenme oranlarını arttırma kaygısı ile İhsan Bey’i kanaldan kanala davet edeceği günler geldi. Fe klavye tekrar gündemde ve adını hepimiz duyacağız. Mevcut hükumetin böylesi güzel bir olaya sebep olması şahsen beni sevindirdi. Fazla uzatmadan İhsan Bey hakkında kısaca bilgi vereyim. Yazının hemen altında konuk olduğu televizyon programlarından birini de izleyebiliyoruz.

1925 Afyon doğumlu; İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni 1946 yılında bitirmiş; aynı yıl 1946’da Sultanahmet Ticaret Lisesi’nde Stenografi, Daktilografi ve Meslek Dersleri öğretmenliğine tayin edildikten sonra 1957’de ABD’ye gönderilerek New York Üniversitesi’nde, “Business Administration” bölümünde Ölçme ve Değerlendirme’de master; 1958’de aynı üniversitenin “Business Education” bölümünde Eğitim Metotları, Araştırma-Geliştirme’de doktora yapmış. Türk dilinin özelliklerine uygun, standart bir yazı klavyesi ‘Fe Klavye’nin fikir babasıdır.

Sonunda! F klavye zorunlu olacak!

Sonunda doğru yolu bulduk. F klavye Türkçe yazımının olmazsa olmazlarındandır. Yıllarca kanuna aykırı bir şekilde bu ülkeye Q klavye girişine göz yumulmuştur. F klavyeli bir dizüstü bilgisayar bulmanız imkansıza yakındır. Yurt dışında üç kuruşa satılan cihaz ülkemize geldiğinde altı kuruş olur. Üstelik F klavye seçeneği yoktur.  Sonunda doğru yolu bulduk. Umarım sadece okul ve kamu kurumları ile kısıtlı kalmaz.

Okullar dahil kamu kurumlarında kullanılacak!

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ekrem Erdem, okul ve kamu kurumlarında F klavye kullanımını zorunlu kılmayı planladıklarını açıkladı.Sivas’taki temasları kapsamında genel başkanlığını yaptığı Dil ve Edebiyat Derneğinin şube başkanlığını ziyaret eden Erdem, bilgisayarda F klavye kullanımının yaygınlaşmasının önemli olduğunu söyledi.Okullarda F klavyeyi öğretmeye, kamu kurum ve kuruluşlarında da F klavye kullanmayı mecbur etmeye yönelik çalışmalarının olduğunu ifade eden Erdem, okul ve kamu kuruluşları dışındakilerin F veya Q klavye kullanabileceğini kaydetti.

Sayın Başbakan Yanılıyor

Başbakan Erdoğan, “(AKP) diyenler ne yazık ki demokratik noktadaki etik kurallara uymadan, siyasi etiği hiçe sayarak bunu edep dışı söylemektedirler. Bu kadar açık ve ağır söylüyorum. Çünkü bizim Yargıtay Başsavcılığı’nda olan kısaltılmış adımız AK Parti’dir. Herkes bunu böyle yazmaya mecburdur. Böyle yazmıyorsa bu edebe, adaba sığmaz.
Benim yasal olarak kısaltılmış adım neyse onu söylemeye mecbursun. O zaman iftira atıyorsun. Bizi olmadığımız şekilde gösteriyorsun. Olmadığımız bir isimle anmaya çalışıyorsun. Şüphesiz ki tabii bizim onlara saygımız olmaz” demiş.
Öyle demiş, ancak sayın başbakan yanılıyor; çünkü “Türkçe Dilbilgisi Kuralları” o adın kısaltma olarak yazılışının “AKP”, okunuşunun da “a-ke-pe” biçiminde olacağını belirtiyor!..

Sayın başbakanın partisinin “resmi” adı “Adalet ve Kalkınma Partisi” ise, bu adın Türkçe kısaltımı, onyıllardır yürürlükte olan “Türkçe Dilbiigisi Kuralları” uyarınca ancak “AKP” biçiminde olabilir.

Üstelik “Türkçe Dilbiigisi Kuralları” “AK Parti” biçimindeki bir adın da kısaltıldığında “AP” olacağını belirtiyor.

Çünkü, özel adlar ya ilk harfleri ya da tüm harfleri büyük olarak yazılırlar. Özel bir grafik uygulama-vurgulama dışında, hele “resmi” uygulamalarda hiçbir özel ad, keyfe göre ikinci harfi de büyük olarak yazılamaz.

Dilimizdeki ak-kara karşıtlığının çağrışım gücünden yararlanmak için yapılmış olan bu yaratıcı kurnazlık, bir seçim broşürü, afişi ya da tanıtım filminin karelerinde kullanıldığında hoşgörüyle karşılanabilir. Ancak resmi uygulamalarda, hele “seçim pusulası”nda “AKP” yerine “AK Parti” yazılışını kullanmak, sivil ya da resmi “ortak dil paydamız” olan “Türkçe Dilbilgisi Kuralları”na apaçık aykırıdır.

Sayın başbakanın “resmi” bir saptama yaptırarak, partisinin adını “AK Parti” olarak dillendiriyor ve dillendirtiyor olmasının, “Türkçe Dilbilgisi Kuralları” konusunda yeterince (örneğin bizim dönemimizin ortaokul Türkçe donanımı düzeyinde) bilgi sahibi kişiler için hiçbir geçerliliği olamaz.

Bu durum olsa olsa “Ben yaptım, oldu!..” anlayışının “yaratıcı ve kurnazca” bir örneği olabilir, o kadar!..

Türkçe dil bilinci olan dilseverler, Atatürk’ün kurup çalışmalarına yoğun biçimde katıldığı, yönlerdirdiği ve ölümünden sonra da “özerk” bir kurum olarak Dil Devrimimiz doğrultusunda çalışmalarını sürdürmesi, ulusal dilimizi koruyup kollaması için kalıtından (mirasından) pay bıraktığı Türk Dil Kurumu’nun yapısını ve Atatürk’ün kalıtını “hukuk dışı” bir yöntemle yok eden “12 Eylül Dönemi”ni tiksintiyle anıyor.

Üzülerek belirteyim: Bay Kenan Evren’in, MBK üyesi arkadaşı Tahsin Şahinkaya’nın (kendisinin Türkçe yetkinliğini belirten en küçük bir kanıt bile bulunmamaktadır) önerisini “1982 Anayasası”na sokuşturma becerisi, tam 26 yıldır tarihimizin utanç sayfaları arasındaki yerini koruyor.

Eğer o buyurganlık dönemi gibi bir dönemde değilsek, eğer Türkçe “keyfi” uygulamaların “resmi” onaylar bulabildiği bir yozlaşma döneminde değilse; başta Atatürk’ün kurduğu TDK’nin yerine “oluşturulan” AKDTYK – TDK olmak üzere, yeterince “Türkçe Dilbilgisi Kuralları” donanımı olanların bu konuda ”edep ve adap” çerçevesinde açıklama yapması ve bu “resmi” onaylı yanlışlığın yine “resmi” olarak düzeltilmesi gerekmez mi?..

Yanlış, “resmi onaylı” bile olsa “yanlış”tır, değil mi?..

Ne dersiniz; 26 yıldır “özerk” bir kurum değil, bir “devlet dairesi” olan AKDTYK – TDK’den bu konuda ses çıkar mı?

Rüştü Erata

Eski TRT Spikeri-Sunucu-Seslendirmen / İstanbul / 4 Haz. 09

Türkiye Cumhuriyeti’nin Okulları “Skoool” mu Olacak?

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bilgisunar sayfasına girdiğinizde “Türkçe”yi tıklarsanız ülkemizin adı Türkiye olarak çıkar, başka dilleri tıklarsanız “Turkey, Türkei…” vb. Bir ülke kendi adını uluslararası tanıtımlarında bile doğru yazamıyorsa ne demeli? Daha dün, Frankfurt Kitap Fuarı için hazırlanan “logo”da da ülkemizin adı, “Turkey” idi; bundan kimse rahatsız olmadı; bu konuda ne ses çıktı, ne yazı! Okumaya devam et Türkiye Cumhuriyeti’nin Okulları “Skoool” mu Olacak?

Küpe Güvezi (Magenta)

İtalya’nın Magenta kentinin adı erguvan rengine çalan kızıl renkteki boyanın da adı olmuştur. Bu boya 1859 yılında bulunmuştur. O yıl İtalya’nın Magenta kentinde Avrupa’da yankılar uyandıran bir vuruşma olmuştur. Bu vuruşmanın anısına o yıl bulunan boyaya magenta denmiş, zamanla bu ad o boyanın rengini de tanımlar olmuştur (23). Bu söz daha çok Anglosakson yazınında kullanılmaktadır. Dirgerlik(ıp) dilinde de yer almaktadır (8,22); çünkü, adı geçen boya çok kullanılan bir dokuyla mikrop boyası olup bununla boyanın doku kesitleri mikroskop altında yine o renkte gözükmektedir. Dirgerlik dışındaysa sözcük basımcılık kesiminde yaygın olarak macenta söylenişiyle kullanılmaktadır; çünkü bu renk çağdaş basımcılık uygulayımında sarı, gök, kara, akla birlikte beş ana renkten biridir. Çağdaş basımcılıkta kızıl ana bir renk sayılmamakta, macentayla sarının karıştırılmasıyla elde edilmektedir. Bununla birlikte bu söz genel sözlüklerimize girmemiştir. Boyanın ençok kullanıldığı dirgerlik dallarından biri olan patolojide bu rengin tanımında güçlük çekilmekte, uğraştaşlarımız mikroskop altında değişik ayrıltıları gözüken bu rengi, yaklaştığı bileşenlerine göre pembe, kırmızı, mor sıfatlarıyla tanımlamayı yeğlemektedirler. Bu renge özgül bir ad yakıştırmak isteyenler, gerçekte parlak pembe anlamına gelen çingene pembesi sözünü kullanmaktadırlar.

Biz sözlüğümüzde bu rengin karşılığını güvez olarak vermiştik (22). Bunda , dayanağımız çoğu sözlüklerde güvezle magentanın tanımlarının örtüşmesi olmuştu. Redhouse’un 1950 basısında İngilizce magenta “morumsu kırmızı boya veya renk” olarak tanımlanmıştır (15). Adı geçen sözlüğün 1972 basısında bu tanımın yanına Türkçe karşılık olarak galibarda sözü verilmiştir (17). TDK’nun Türkçe sözlüğünde Türkçe güvez sözü “mora çalan kırmızı” olarak tanımlanmıştır (2). Bu tanım adı geçen sözlükte galibardayla bordo sözlerinin karşılığında da verilmiştir.    Bugün için bu sözlerden dilimizde en yaygın olarak bilineni bordodur. İngilizce’nin en büyük sözlüğü olan Webster’de gerek macenta sözü, gerekse bordonun Ingilizcesi olan claret sözü “erguvana çalan kızıl” anlamına gelen purplish red biçiminde tanımlanmışlardır (23). Bu bilgilerin ışığında adı geçen sözü bordonun eşanlamlısı olarak düşünüp karşılığını güvez olarak vermiştik; ancak, macenta sözüyle tanımlanan rengin bordoya oranla daha açık olması, bu kavramın güvezle eşanlamlı olmayıp onun açık bir ayrıltısı olduğunu düşündürmesi, konuyu daha derinlemesine ele almamızı gerektirdi. Bu arada kavrama kimi sözcüklerde tanımladığı renge daha uzak kalan sıfatların yakıştırıldığını gördük. Örneğin Hornby’nin İngilizceden İngilizceye sözlüğünde magenta “bright crimson” olarak tanımlanmakadır (11). Bu, parlak karmen anlamına gelmektedir ki, dilimizde tavşankanı olarak tanımlanan kızıl ayrıltısıdır.

Redhouse ile Okyanus Türkçe sözlükte   tavşankanının Ingilizcesi   bright carmine olarak verilmiştir (16, 21).   Carmine ile crimson eşanlamlı olup Arapça kırmızî den bozmadır (23). Ülkemizde karmen adıyla bilinen bu renk kızılın koyu bir ayrıltısı olup mora veya erguvana çalması söz konusu değildir. Kızılın bu ayrıltısının Türkçe karşılığını sözlüğümüzde.aldak olarak önerdik (22). Macentanın eşanlamlısı olan galibardanın ingilizce karşılığı Redhouse’da bright scarlet olarak verilmiştir (16). Bu, parlak al anlamına gelmektedir. Al, parlak kızıl anlamına gelmektedir. Dolayısıyla zaten parlak bir ayrıltıyı tanımlayan al adının başına parlak sıfatının getirilmesi bize uygun gözükmemektedir. Ayrıca alın mora veya erguvana çalması söz konusu değildir. Okyanus Türkçe sözlükte galibarda sözü mora çalan kırmızı olarak tanımlanmakla birlikte İngilizcesi yine bright scarlet olarak verilmiştir (21). Dolayısıyla tanımla karşılık çelişmektedir. Bunun, Redhouse’un bilgisinin eleştiri süzgecinden geçirilmeksizin aktarılmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bu veriler, kavramın gerek ülkemizde, gerek dünyada iyi bilinmediğini, bu konudaki bilgilerin bulanık olduğunu göstermektedir.

Konu üzerindeki görüşlerini aldığımız ünlü kapak ressamı Sn. Sait Maden macentanın az erguvana çalan al olduğunu, ala biraz erguvan eklemekle elde edildiğini belirtmişlerdir. Dolayısıyla Webster’in kırmızı erguvanî (purplish red) tanımı bu renk için olmakta, bordo için olmamaktadır. Konuya açıklık getirmek için mor ile erguvan rengi kavramlarına da açıklık getirmek gerekmektedir. Şemsettin Sami moru güvezle gök arası bir renk olarak tanımlamaktadır (19). Dolayısıyla kızılla mor arası bir rengin adı olan güvez sözü dilimizde başka renklerin tanımında bile kullanılan anaç bir kavramdır. Moru, daha açık bir deyişle, kızılla gök arası biçiminde tanımlayabiliriz. Erguvan rengi eflatuna çalan al, eflatun açık mordur (2). Dolayısıyla macentanın bileşiminde al, gök, ak bulunmakta, bunlardan al ağır basmaktadır. Başka bir deyişle al ağırlıklı, al-mor-pembe karışımıdır.

Bu renk doğada küpe çiçeği adını taşıyan çiçekte bulunmaktadır (2). Bu çiçeğin Latince adı fuchsiadır (8). Bu söz ayrıca bu çiçekleri taşıyan bitkinin de adıdır. Bitkinin cins adı Fuchsia (2). örnek tür adı Fuchsia speciosa Hort. ile Fuchsia hybrlda Voss.tur (4, 22). Birçok başka türleri de vardır (21). 16. yy’da Alman bitkibilimcisi Leonard Fuchs’ça bulunmuştur (8). Adını ondan almaktadır. Çiçeklerinin rengi al-erguvan-pembe arasında değişmektedir. İlginçtir ki son yıllarda macenta kozmetikle giyimcilikte bu çiçeğin adının Fransızca ile İngizlicedeki okunuşu olan füjye adıyla bilinmektedir. Fuchsia sözü batı dillerinde de macenta anlamında kullanılmaktadır (23). Özellikle çok tutulan bir dudak boyası rengidir. Bu söz de macenta gibi Türkçe sözlüklere daha girmemiştir. Bu veriler ışığında gerek renk, gerek boya anlamına gelen macentanın Türkçe karşılığını küpe çiçeğine özgü güvez anlamına gelmek üzere küpe güvezi biçiminde düzeltme gereğini duyuyoruz.

Yukarıda bu rengin Türkçe sözlüklerde geçen adının  galibarda olduğunu belirtmiştik.  Bu söz İtalyan devrimcisi General Garibaldi’nin adından bozmadır. Adı geçen paşayla gönüllüleri küpe güvezi gömlek giyerlermiş (21). Bu renge bu yüzden Garlbaldi kırmızısı (rouge garibaldien) da denmektedir (21).   Bu söz Şemsettin Sami’nin Kamus-u Türkî’sinde geçmektedir (19). Dolayısıyla dilimize 20. yy’da girdiği anlaşılmaktadır. TDK’nın Türkçe Sözlük’ünün 1945 yılında yayımlanan ilk basısıyla Redhouse’un 1950 basısında galibarda sözü yalnızca boya adı olarak yer almaktadır (1, 15). Redhöuse’da fuchsin başlığı altında adı geçmekedir (15). Çağdaş sözlüklerdeyse renk adı olarak yer almaktadır. (2,16, 21). Bu veriler bu sözün dilimize önce bir boya adı olarak girdiğini, daha sonra renk adı ağırlıklı olarak kullanıldığını, şimdilerdeyse yerini kozmetikle giyimcilikte füjye, basımcılıkta, dirgerlikte macenta sözlerine bıraktığını, bu sürecin daha sözlüklere yansımadığını, bu yüden füjyeyle macenta sözleri daha sözlüklerimize girmemişken galibarda sözünün de sözlüklerde varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Bu boşluk Türkçe küpe güvezinin önünü açabilecek bir kapıdır. Garibaldi kırmızısı sözünden esinlenerek küpe güvezinin eşanlamlısı olarak paşa güvezi sözünü yine hem renk, hem de boya adı olarak öneriyoruz.

Yukarıda, macentanın Webster’de kırmızı erguvanî anlamına gelen purplish red biçiminde tanımlandığını belirtmiştik. Gerçekte bunun eksiksiz çevirisi erguvanî kırmızıdır; ancak bu söz erguvan kırmızısıyla birlikte erguvan renginin eşanlamlısı olarak kullanılmakta, yani erguvana özgü kızıl anlamına gelmektedir. Oysa yukarıda anlatılmak istenen erguvana çalan kızıldır. Dolayısıyla kırmızı erguvanî biçiminde aktarabiliyoruz. Erguvan rengi başta Romalılar olmak üzere birçok ulusların ilgi gösterdiği çekici bir renk olmuştur. Yukarıda da belirttiğimiz üzere eflatuna çalan aldır. Bu renge bütün dillerde kızıl, mor, güvezden ayrı bir kavram olarak yer verilmiş, ana renklerden birinin ayrıltısı olarak değerlendirilmesi gerektiğinde kızıla sokulmuştur. Yunancası porphyra, Latincesi purpura, İngilizcesi purple, Almancası pürpürrot, Osmanlıcaları firfirî ile erguvanîdir. Doğada erguvan adlı bitkinin çiçekleriyle Latince adı purpura olan bir salyangoz çeşidi (çöten kurtlangıcı) bu renktedir. Divanü Lûgat-it Türk’te de yer alan eski Türkçe karşılıkları yipin, yipkil,yipkindir (5,7,12, 22). Birde Divanü Lûgat-it Türk’te bu anlamda geçen bir bayın sözü vardır ki (7,12), Clauson bunun yipinin yanlış yazılmış bir biçimi olduğu kanısındadır (5). Bu bilgiler ışığında renk adı olarak küpe güvezinin bir başka eşanlamlısının kızılyipin olmasını öneriyoruz. Adı geçen rengin kızıl bileşeni al olduğundan alyipin sözü de bu bağlamda bir başka seçenek olarak sunulabilir.

Bir boya adı olarak macenta daha çok fuchsin adıyla bilinmektedir. Adını yine küpe çiçeğinden almaktadır. Yukarıda belirttiğimiz üzere galibarda, Garibaldi kırmızısı sözleri bu anlamda da kullanılmaktadır. Küpe güvezi sözü bu anlamın da karşılığıdır. Paşa güvezi sözü yine bu anlamın da eşanlamlısıdır. Fuchsin sözünüyse dilimize küpe boyası olarak aktardık (23). Macentanın bu anlamlarının eşanlamlıları rosein, rubin, solferinodur. Bunları dilimize aktarmayı uygun bulmadık; çünkü pembe, kızıl gibi başka renkleri tanımlamaktadırlar.

Bu anlamdaki macentanın başlıca çeşitleri magenta l, II, III, 0’dır. Bunlardan ilki daha çok rozanilin olarak bilinmekte olup karşılıkları alçivitin (22) ile küpe güvezi l’dir. İkincisi küpe güvezi ll’dir. Üçüncüsü daha çok Isorubin olarak bilinmekte olup karşılıkları yeni küpe güvezi (new fuchsin), küpe eşgüvezi, küpe güvezi lll’tür. Sonuncusu daha çok pararozanilin olarak bilinmekte olup karşılıkları karşıalçivitin, küpe güvezi 0’dır.

Fuchsin sözünün türevleri fuchsinophil, fuchsinophilia, füksin cisimcikleri, füksin jelozu olup karşılıkları güvezcil (22), güvezcillik (22), güvezcik (22); küpe güvezi donduruktur.

Küpe güvezi teriminde geçen güvez sözünün köküyle anlamı, bu sözün tanımladığı kavramın kapsamına da bir açıklık getirmemiz gerekmektedir. Bu söz gök kökünün sonuna -ez eki getirilerek oluşturulmuştur (3, 9, 10). Raesaenen’e göre alakızıl, koyu, karaca anlamlarına gelmektedir (14). Besim Atalay’a gore gögez gök rengine çalan, mavimsi demektir (3). Hatiboğlu’na göre gök rengine çalan mavimsi, mora çalan kırmızı demektir (10). Eyuboğlu’na göre morla kızıl arası olandır (9). Ögel’e göre güvez, gövez morumsudur (13).

Tarama sözlüğünde güvezi biçiminde geçen sözcüğün yeşilimsi, morumsu anlamlarına geldiği belirtilmiş, kaynak olarak’ 15. yy’da yaşadığı anılan Ebülfazl Hubeyş-üt-Tiflisî’nin “Kanun-ül edeb fi zabt-ı kelimat-il-Arab” adlı Arapça-Farsça sözlüğünün 18. yy’da Müstakimzade Süleyman Sadüddin.Efendi eliyle yapılan Türkçe çevirisi gösterilmiştir (20).

Derleme sözlüğüne göre gövezi, göğezi, gövez, güvez, güvezi sözleri Artvin, Aydın, Balıkesir, Burdur, Denizli, Eskişehir; Kastamonu, Kırklareli, Konya, Kütahya, Muğla, Samsun, Yozgat illerimizde koyu kırmızı, vişne çürüğü renk anlamına gelmektedir. Güvez sözü Çanakkale, Çorum, Manisa; Sinop illerimizde yeşille mor arası bir renk anlamına da gelmektedir (6).

Şemsettin Sami’ye göre güvez “koyu ve az mora çalan kırmızı”dır (19). Steuer-wald’e göre mora çalan koyu kırmızıdır (18). Redhouse’a göre koyu kırmızı, mordur (16). TDK’nun Türkçe sözlüğünde mora çalan kırmızı olarak tanımlanmaktadır (2). Türkçe sözlüklerin hepsinde yer aldığını gördüğümüz bu Türkçe sözcük son yıllarda konuşma dilimizde yerini Fransızca bordo sözüne bırakmaya başlamıştır. Dolayısıyla bu öz üzerinde de durmamız gerekmektedir.

Bordo sözü Fransa’nın Bordeaux limanının okunuşudur. Adıgeçen yere özgü şarapla bu şarabın rengini tanımlamaktadır. Bu renge ayrıca şarap tortusu rengi de denmektedir (2, 21). İngilizcesi claret ile claret red dir (16). Dar anlamda güvezin, bordo şarabının rengine uyan belirli bir ayrıntısını tanımlayan bu söz geniş anlamda mora çalan kızılın bütün ayrıntılarını kapsamaktadır. Osmanlıca şarabî dir (18,21). Gerek bu söz, gerekse bunun günümüzde kullanılan biçimi olan şarap rengi sözü bordonun her iki anlamının yanı sıra mora çalmayan şarap kızılını da tanımlamaktadır (2, 16, 18, 21).

Bir renk adı olarak bordonun bir eşanlamlısı bordo kırmızısıdır. Dirgerlik dilinde bu söz daha çok serazin adıyla bilinen bir boyanın adıdır (8). Serazin sözü kiraz anlamına gelen Latince cerasus sözünün türevidir. Rumcadan bozma kiraz sözünün karşılığını sözlüğümüzde kuş eriği olarak verdik (22). Bu, Latincesi olan Prunus avlumun çevirisidir (4). Serazine de kuş eriği boyası dedik (22). Bordo kırmızısının çevirisi olarak çakır güvezi sözünü bunun eşanlamlısı olarak öneriyoruz. Burada çakır sözü Arapça şarabın karşılığıdır (22). Çakır güvezi sözü ayrıca dar anlamdaki bordo renginin de karşılığı olabilir. Bordo şarabına da güvez çakır denebilir; çünkü, bu şarap dışında kalan kızıl şaraplar şarap kızılı veya fes rengi adıyla bilinen koyu kızıl renklerdir. Güvez renk bordo şarabına özgüdür.

Yukarıdaki bilgilerden Türkçe güvez sözünün eski kaynaklarda halk dilinde mora, göke veya yeşile çalan çeşitli renkleri tanımladığını, genel dilimizdeyse dar anlamda mora çalan koyu kızıl, geniş anlamda mora çalan kızıl anlamına geldiğini görüyoruz. Sözcüğün geniş anlamının izgesini çıkaracak olursak kızıl-mor-erguvan üçgeni içerisinde kalan ayrıltıları kapsadığını görürüz. Bu izge içerisinde yer alan belli başlı ayrıltılar açıktan koyuya doğru küpe güvezi, saray kırmızısı, mor karmen, çakır güvezi, vlşneçürüğüdür. Bunlardan küpe güvezi erguvana çalan al, saray kırmızısı mora çalan al, mor karmen mora çalan karmen, çakır güvezi mora çalan şarap kızılı, vişneçürüğü mora çalan vişne rengidir.

Şarap kırmızısı içine biraz mor katılarak parlaklığı giderilmiş al olup Osmanlı sarayında çok sevilen bir renkli (21). Soylu bir renk sayılmaktadır. Farsça saray sözcüğünden kurtulmak için bu ulusal rengimize türk güvezi denebilir.

Mor karmen Türkçe sözlüklerde adı geçmeyen bir güvez ayrıltısı olup İngilizcesi viole carminedir (23). Kan rengiyle şarap kızılı arası koyu kızıl olan karmenle menekşe rengi arasındaki renktir. Yukarıda karmenin Türkçesinin aldak olduğunu belirtmiştik. Buna Aldak güvezi denebilir.

Vişneçürüğü, kızılın en koyu ayrıltısı olan vişne rengiyle mor arasındaki renk olup güvezin en koyu ayrıltısıdır. Sözlüklerimizin çoğu bu rengi açıkça tanımlamaktan kaçınıp çürük vişne rengi olduğunu söylemekle yetinmektedirler (2, 21). Redhouse’da İngilizce    erguvani ala  anlamına gelen purplish brown olarak verilmiştir (16). Okyanus Türkçe sözlükte de İngilizcesi böyle verilmiştir (21). Steuerwald’de Almancası gökçekızıl (blaeulisch-rot), kızılca mor (rötlisch-violett) olarak verilmiştir. Bunların hiçbiri bu rengi doğru olarak tanımlayamamaktadır. Slavca vişne sözünden kurtulmak için bu renge çürük güvez denebilir. Güvezin en koyu ayrıltısı olduğunu vurgulamak için karagüvez de denebilir.
Doç. Dr. Süreyya Ülker

Marmara Ü. Tıp fakültesi Patoloji ABD

Kaynak: http://www.turkdilidergisi.com/

Türk Dilleri

Türk Dilleri, tahminen 150 Milyon kişi tarafından konuşulmaktadır. Türk Dilleri Sibirya´da ve Orta Asya´da (Altay Bölgesinde) doğdu.
Asya´nın ve Avrupa`nın bazi bölgelerinde göçler nedeniyle genişledi.
Moğolca ve Tonguzca ile birlikte Altay-Dillerini oluştururlar. Bu dağilim bu halkların ortak yaşam bölgelerinden (Altay Bölgesinden) kaynaklanır.
Diğer eski bir dil grubu olarak da Ural-Altayca’sını dikkate alabiliriz.
Türk Dilleri coğrafi bölgelere, tarihi gelişimlere ve politik kararlara göre değişiklikler gösteriyordu.
Türk Dilleri arasında daha çok subjektiv faktörler farklılıklar gösterir. Diğer Dil gruplarında olduğu gibi bir birlik ya da eşitlik klasmanı yoktur.
Aşağida göreceğimiz diller genel anlamda Yazı Dilleri ya da Devletler tarafında kabul gören etnik grupların dilleridir.
(En eski Türkçe kelimeler tahminen Çin’de bulunan M.ö. 1766 yılına ait Turku Kelimeleri olabilir.)
Genel olarak aşağidaki gruplar farklılıklar gösterir:
 
Oğuz Dilleri (Güney Batı-Grubu): Türkiye Türkçesi, Azerice, Türkmence, Gagavuzca ve
Krım-Tatarca’sı.
İran-Türk Grubu (Oğuzca): Hallaçça, Horasan-Türkçesi
Uygur Dilleri(Güney Doğu-Grubu): Özbekçe, Yeni Uygurca
Kıpçak-Bulgarca Dilleri (Eski Kuzey Batı-Grubu): Çuvaşca
Kıptçak Dilleri (Kuzey Batı-Grubu): Başkirce, Karaimce, Karakalpakça,Karaçay-Balkarca, Kazakça, Kırgızca, Kumikçe, Nogayca, Tatarca, Mesetçe
Sibirya Türk Dilleri (Kuzey Türkçesi):
Kuzey Sibirya Türk Dilleri (Kuzey Doğu-Türçe): Dolganca, Yakutça,
Güney Sibirya Türk Dilleri (Güney Doğu-Türkçe): Altayca, Çakaşça, Sorca, Tofaca (Karagaşça), Tuvanca
Türk dillerinin diğer dağılımı ise coğrafidir:
Batı Türçe, Doğu Türkçe, Kuzey Türkçe ve Güney Türkçe.
Önemli ve Kaybolan Diller
Türk dillerine Çin’deki Salarca ve Sarı-Uygurca dilleri ile İran’daki Afsarca, Kaşgarca da dahildir.  
Krım-Tatarcasının bir varyantı olan Krımçakça, ya Oğuzca grubuna ya da Kıptaç grubuna dahil edilebilinir. Altaycanın Aksanları çok tartışma konusu olan dil gruplarıdır.
Kaybolmaya yüz tutmuş bir sürü diller vardır.Bunlara örnek Sibirya’daki ve Orta Asya’daki Eski-Türkçeyi, Eski-Uygurcayı,
Karlukça’yı und Koresmişçeyi sayabiliriz. Daha sonra sırayla Kıptaçça, Çağatayca ve Osmanlıca gelir. 
Hunca ve Avarca yı da türk dilleri grubuna dahil etmek gerekir.
Büyük resmi türk dilleri: Türkçe, Azerice, Türkmence ve Özbekçe,daha uzak olarak Kazakça ve buna yakın olan Kırgızca’ dır.
Bölgesek resmi dil olarak: Başkirce, Tatarca
Kaybolan Türk  dilleri: Karaimce, Krımçakça, Sorca ve Tofaca (Karagaşça).
Tarihten bu güne kadar türk dilleri gruplarını 5’e ya da 6’a ayırabiliriz. Ama aslında bu grupları iki büyük gruba ayırabiliriz.
Eski Göktürklerin Doğu Aksanlarından doğan  Oğurca Dil bölgesi, ve  eski  Göktürklerin Batı Aksanlarından doğan Oğuzca’dır.
Birbirlerinden çok uzak ve farklı bölgelerde konuşulmasına karşın bu iki dil birbirlerine çok yakındır.
Eğer bugünkü Türkiye Türkçesinin yazı stilini bu dillere uyarlarsak bu yakınlık daha belirgin bir şekilde karşımıza çıkar.  

1990 senesinde  Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan devletleri 2005 senesinden itibaren latin alfabesini kullanmaya karar aldılar.
(Diğer ülkelerde yaşayan türkçe konuşan Azınlıklar  için bu süre 2010 senesine kadardır.)
Türkçe konuşan Yahudiler eskiden beri Ibrani Alfabesini kullanılar.


Türk Dili Tetkik Cemiyeti

Türk Dil Kurumu, Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün talimatıyla kurulmuştur. Cemiyetin kurucuları, hepsi de milletvekili ve dönemin tanınmış edebiyatçıları olan Sâmih Rif’at, Ruşen Eşref, Celâl Sahir ve Yakup Kadri’dir. Kurumun ilk başkanı Sâmih Rif’at’tır. Türk Dili Tetkik Cemiyetinin amacı, “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak tespit edilmiştir. Atatürk’ün sağlığında, 1932, 1934 ve 1936 yıllarında yapılan üç kurultayda hem Kurumun yönetim organları seçilmiş, hem dil politikası belirlenmiş, hem de bilimsel bildiriler sunulup tartışılmıştır. 26 Eylül-5 Ekim 1932 tarihleri arasında Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan Birinci Türk Dili Kurultayı sonunda Kurumun “Lügat-Istılah, Gramer-Sentaks, Derleme, Lenguistik-Filoloji, Etimoloji, Yayın” adları ile altı kol hâlinde çalışmalarını sürdürmesi kabul edilmiştir. Sonraki kurultaylarda bu kollardan bazıları ayrılmış, bazıları tekrar birleştirilmiş; fakat ana çatı değiştirilmemiştir. 1934’te yapılan kurultayda Cemiyetin adı, Türk Dili Araştırma Kurumu; 1936’daki kurultayda ise Türk Dil Kurumu olmuştur.

Türk Dil Kurumu başlangıçtan beri çalışmalarını iki ana eksen üzerinde yürütmüştür:
1. Türk dili üzerinde araştırmalar yapmak, yaptırmak;
2. Türk dilinin güncel sorunlarıyla ilgilenerek çözüm yolları bulmak.

Atatürk’ün kendisi de Türk dili üzerindeki yerli ve yabancı araştırmaları bizzat inceleyerek, dönemindeki bilginleri Türk dili üzerinde araştırmalar yapmaya yönlendirmiştir. Nitekim Türk dilinin en eski anıtları olan Göktürk (Runik) yazılı metinlerin ilk iki cildi onun sağlığında yayımlanmış; 1940’larda yayın hayatına çıkabilen Divanü Lügati’t-Türk, Kutadgu Bilig gibi eserler üzerinde de yine onun sağlığında çalışılmaya başlanmıştır. Daha sonra birçok cilt hâlinde ortaya çıkacak olan Tarama ve Derleme Sözlüğü’yle ilgili çalışmalar da Atatürk’ün sağlığında başlamıştır. Tarama Sözlüğü, 13. yüzyılda başlayan Batı Türkçesinin eski eserlerinin taranmasıyla; Derleme Sözlüğü, Anadolu ağızlarında kullanılan kelimelerin derlenmesiyle oluşturulmuş büyük sözlüklerdir. Çağdaş Türkçenin grameri, sözlüğü, imlâsı ve terimleriyle ilgili çalışmalar da Atatürk tarafından ilgiyle izlenmiştir.

Türk Dil Kurumunun kuruluşuyla birlikte çağdaş Türkçede çok hızlı bir arılaştırma akımı da başlamıştır. Bizzat Atatürk’ün öncülük ettiği, Türk dilinin yabancı kökenli sözlerden temizlenmesi akımı 1935 güzüne kadar sürmüş; halkın diline girip yerleşmiş kelimelerin dilden atılması işleminden bu tarihte vazgeçilmiştir. Atatürk’ün ölümünden sonra öz Türkçe akımı Türk aydınları arasında sürekli tartışılan bir konu olmuş ve özellikle 1960’tan sonra Türk Dil Kurumu bu akımın öncülüğünü yapmaya devam etmiştir. 1980’den sonra tartışmalar durulmuş, bilimsel çalışmalar hız kazanmıştır.

Atatürk, ölümünden kısa bir süre önce yazdığı vasiyetname ile mal varlığını Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumuna bırakmıştır. Bu iki kurumun bütçesi bugün de Atatürk’ün mirasından karşılanmaktadır. Bu miras bugün Türkiye’nin en büyük bankalarından biri olan Türkiye İş Bankası sermayesinin %28,9’unu oluşturmaktadır.

Türk Dil Kurumunun yapısıyla ilgili ilk önemli değişiklik 1951 yılındaki olağanüstü kurultayda yapılmıştır. Atatürk’ün sağlığında Millî Eğitim Bakanının Kurum başkanı olmasını sağlayan tüzük maddesi 1951’de değiştirilmiş; böylece Kurumun devletle bağlantısı koparılmıştır. İkinci önemli yapı değişikliği 1982-1983 yıllarında gerçekleştirilmiştir. 1982’de kabul edilen ve şu anda da yürürlükte olan Anayasa ile Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu, bir Anayasa kuruluşu olan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu çatısı altına alınmış; böylece devletle olan bağlar yeniden ve daha güçlü olarak kurulmuştur.

Atatürk, 1 Kasım 1936’da Türkiye Büyük Millet Meclisinin V. dönem 2. yasama yılını açış konuşmasında Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunun geleceği ile ilgili dileklerini şu sözlerle dile getirmişti:

“Başlarında değerli Eğitim Bakanımız bulunan, Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumunun her gün yeni gerçek ufuklar açan, ciddî ve aralıksız çalışmalarını övgü ile anmak isterim. Bu iki ulusal kurumun, tarihimizin ve dilimizin, karanlıklar içinde unutulmuş derinliklerini, dünya kültüründe başlangıcı temsil ettiklerini, kabul edilebilir bilimsel belgelerle ortaya koydukça, yalnız Türk ulusunun değil, bütün bilim dünyasının ilgisini ve uyanmasını sağlayan, kutsal bir görev yapmakta olduklarını güvenle söyleyebilirim. (Alkışlar)Tarih Kurumunun Alacahöyük’te yaptığı kazılar sonucunda, ortaya çıkardığı beş bin beş yüz yıllık maddî Türk tarih belgeleri, dünya kültür tarihinin yeni baştan incelenmesini ve derinleştirilmesini gerektirecektir. Birçok Avrupalı bilim adamının katılması ile toplanan son Dil Kurultayının aydınlık sonuçlarını görmekle çok mutluyum. Bu ulusal kurumların az zaman içinde ulusal akademilere dönüşmesini dilerim. Bunun için, çalışkan tarih, dil ve bilim adamlarımızın, bilim dünyasınca tanınacak orijinal eserlerini görmekle mutlu olmanızı dilerim.”

Atatürk’ün bu dileği dikkate alınarak her iki kurum da böylece akademik bir yapıya kavuşturulmuştur.

Bugün Türk Dil Kurumu, 20’si Yüksek Öğretim Kurumu; 20’si Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yüksek Kurulu tarafından seçilen 40 asıl üyeye sahiptir. Üyelerin büyük çoğunluğu Türk üniversitelerinde çalışan Türkologlardır. Başbakanın önerisiyle Cumhurbaşkanınca tayin edilen Kurum Başkanı ve 40 asıl üye Bilim Kurulunu oluşturur. Kurumun bilimsel çalışmaları bu kurul tarafından plânlandığı gibi yönetim işlerini üstlenen Yürütme Kurulu ile bilimsel çalışmaları yürüten Kol ve Komisyonların üyeleri de bu kurul tarafından seçilir.

Bilimsel çalışmaları yürüten kollar şunlardır:
1. Sözlük Bilim ve Uygulama Kolu,
2. Gramer Bilim ve Uygulama Kolu,
3. Dil Bilimi Bilim ve Uygulama Kolu,
4. Terim Bilim ve Uygulama Kolu,
5. Ağız Araştırmaları Bilim ve Uygulama Kolu,
6. Kaynak Eserler Bilim ve Uygulama Kolu.

Türkiye Türkçesinin çağdaş sözlüğünü sürekli geliştirerek yayımlayan ve Genel Ağ ortamında sürekli güncelleyen Türk Dil Kurumu, İmlâ Kılavuzu’nu 2000 yılında yayımlamış olup, 2004 yılında İlköğretim Okulları için İmlâ Kılavuzu’ nu yayımlamıştır. 1998 yılı içinde 9. baskısı çıkmış olan Türkçe Sözlük’te 75.000 civarında kelime yer almıştır.

Son dönemde, yılda 30-40 bilimsel eseri yayın dünyasına kazandıran Türk Dil Kurumunun üç süreli yayını da bulunmaktadır. Güncel dil konularını ve geniş kitlenin anlayacağı dilde yazılmış araştırmaları içine alan Türk Dili dergisi ayda bir yayımlanmaktadır. Altı ayda bir yayımlanan Türk Dünyası Dil ve Edebiyat Dergisi; Kazak, Kırgız, Tatar vb. Türk topluluklarının dil ve edebiyatlarıyla ilgili araştırmalara yer verir. Türk Dili Araştırmaları Yıllığı-Belleten ise tamamen bilimsel araştırmaları içine alır ve yılda bir sayı yayımlanır.

Türk Dil Kurumunda şu anda, üç proje yürütülmektedir:
1. Türklük Bilimi (Türkoloji) Alanında Yabancıların Eserlerinin Türkçeye Çevrilmesi Projesi,
2. Türk Dünyası Destanlarının Tespiti, Türkiye Türkçesine Aktarılması ve Yayımlanması Projesi,
3. Mühendislik Terimleri Sözlüğü Projesi.

Kurumumuzun biten projeleri ise şunlardır:
1. Türkiye Türkçesi Sözlükleri Projesi,
2. Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri ve Şiveleri Sözlüğü ve Grameri Saha Araştırması Projesi,
3. Türkiye Türkçesi ve Tarihî Devirler Yazı Dilleri Grameri Projesi,
4. Göktürk (Runik) Yazılı Belge, Yazıt ve Anıtların Albümü Projesi.

Türk Dil Kurumu 800’e ulaşan yayını, 40 Bilim Kurulu üyesi, 17 uzmanı, 56 çalışanı ve zengin bir araştırma kütüphanesiyle Türkiye’nin saygın bilim kuruluşlarından biri olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Osmanlı Türkçesi (Osmanlıca)

Oğuz Türklerinin kullandığı dilin devamı olan ve Selçuklular’ın son zamanlarından Cumhûriyet devrine kadar 700 yıl kullanılan ve kesintisiz eserlerini veren Osmanlı Türklüğünün devlet ve resmî yazışma dili.
Kaşgarlı Mahmud, Dîvân’ında Oğuz ve Hâkâniye adlı iki edebî şîveden bahseder. Bunlardan Oğuz Türklerinin kullandığı Oğuzca; daha sonra Türklüğün İslâmî devresi içinde ve Osmanlı Hânedanına nispetle Osmanlıca veya Osmanlı Türkçesi adını almıştır. “Osmanlıca” deyimi daha çok Osmanlıyı inceleyen müsteşrikler tarafından kullanılmıştır.

Eski Türkçe devresinden sonra, 13. asra kadar, Türk kültür târihi içindeki eserlerimiz; göçler ve yeni yeni kültür merkezlerinin ortaya çıkması sebepleriyle, Kuzey-Doğu (Kıpçak, Çağatay) ve Batı Türkçesi’ni de içine alarak “Müşterek Orta Asya Yazı Dili” ile verilmiştir.

Batı Türkçesi adını verdiğimiz Oğuz Türkçesi; Osmanlı Türkçesi-Azerî Ağzı ile birlikte olan müşterek devresini, hemen hemen 15. yüzyılın ortalarına kadar sürdürür. Ancak bu zamandan sonradır ki, Selçuklular devrinin sonunda yer alan ve Eski Anadolu Türkçesi adı ile andığımız her iki ağzın müşterek oldukları zaman görülen bazı ayrılıkların bir kısmı Osmanlı, bir kısmı da Azerî Türkçesi’nde umumîleşerek 16. yüzyıldan başlamak üzere iki ağzın kesin çizgilerle ayrılmasına sebep olur. Bunun yanında her iki şîvenin komşularından alınan kelimeleri, Arapça ve Farsça olanlar hariç, Azerî ve Osmanlı Türkçelerinde anlaşmada çıkacak, ikinci bir ayrılığı ortaya çıkarır.

Azerî Türkçesi daha çok Rusça ve Moğolca ile onlara yakın yerlilerin ve Hintçe’nin kollarından kelimeler alırken, Osmanlı Türkçesi de komşu Avrupa milletlerinin dillerinden kelimeler almıştır. Gerçekte, kurulan büyük bir imparatorluğun, sınırları içine aldığı pekçok milletin dilinden meydana gelen Osmanlı Türkçesi; topraklarla birlikte yeni kelimeler de fethederek onları millîleştirmiştir. Bu durum, Türkçe’nin karakteri icâbı da böyledir. Bu kelimeler daha çok, İtalyan, Yunan, Arnavut, Sırp, Romen, Bulgar vs. gibi milletlerin dillerinden girmiştir. Ancak bu milletlerin dillerinden alınan kelimeler, zamanla Türkçe’nin içinde yoğrulmuştur.

Arapça ve Farsça’dan gelen kelimeler ise yadırganmazlar. Çünkü Osmanlılar’da bu iki dile hiçbir zaman yabancı diller gözü ile bakılmaz. Bu sebepledir ki Türkçe başta olmak üzere, Arapça ve Farsça gramer unsurları Osmanlı Türkçesi’ne girmiş, yabancı kelimelerde herhangi bir ayrılık gözetilmediğinden, galat da olsalar, Türk zekâ ve kâbiliyetinin ürünü olan kelimeler ortaya çıkmıştır. Bu durum tamlamalarda da kendini gösterir (Bkz. İmparatorluk Dilleri).

İslâmî devre içerisinde Batı Türklüğünün dili olan Osmanlı Türkçesi, devre itibariyle Türk Dili tarihinin Orta ve Yeni Türkçe devreleri içine girmektedir. Tarihî Türkiye Türkçesi adını da verdiğimiz Osmanlı Türkçesi ilk devir eserlerinde; Türkî, Lisân-ı Türkî ve Türkmence olarak adlandırılır. Cevdet Paşa ve Fuad Paşa tarafından yazılan gramerin adı da Kavâid-i Osmâniye’dir. Cevdet Paşa, daha sonra Osmanlı lafzını bırakmış eserine Kavâid-i Türkiye adını vermiştir. Bu isim daha bazı gramer kitaplarında Lisân-ı Osmânî, Osmanlıca, Osmanlı Sarfı, Nahv-i Osmânî, Osmanlıca Dersleri gibi günümüze kadar gelmektedir. Ancak Süleyman Paşa ve Şemseddin Sâmî gibi zevâtın yazdığı gramerlerde İlm-i Sarf-ı Türkî ve Nev Usûl Sarf-ı Türkî gibi yine Türkî lafzına yer verilir. Deny ve Redhouse gibi batılılar ise, eserlerinde her iki kelimeyi de kullanmışlardır.

On üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar devam eden, alfabe olarak Arap menşeli İslâmî Türk alfabesine yer veren Osmanlıca’yı; 1) Eski Osmanlıca, 2) Klasik Osmanlıca, 3) Yeni Osmanlıca olarak üç devreye ayırmak gerekir.

Birinci devre; yukarıda da belirtildiği gibi Osmanlı Azerî Türkçelerinin birleştiği 13-15. yüzyılları içine alan, yabancı dillerden gelen kelimelerin az olduğu, açık Türkçe devresidir. Bu devreye Eski Anadolu Türkçesi veya İlk Osmanlı Türkçesi de denmektedir.

İkinci devre Klâsik Osmanlıca devridir ki 16-19. asırları içine almaktadır. Türkçe, bu devrede Arapça ve Farsça’dan gelen kelime ve gramer kaidelerine ziyadesiyle açılmıştır. Ancak bu durum, yazılan eserlerin mevzûuna ve işlenişine göre, dilin açık ve anlaşılır veya kapalı olması şekli, değişmektedir. Meselâ Bâkî’nin Dîvân’ını anlamak güç olabilir. Fakat Meâlimü’l-Yakîn adlı siyer kitabı gayet açıktır ve anlamada zorluk çekilmez. Ancak, belirli kültür seviyesine ulaşmamış bir insan, hangi devirde olursa olsun günlük kelimelerin dışında hiçbir şey anlamaz ve cehaletini, ortaya konan eserlere yüklemekten kendini alamaz. Bu durum göz önüne alındığı takdirde, elbette çobanın ve padişahın dili bir olmayacaktır. Çünkü dünyaları başkadır. Fakat daha çok 16. yüzyıldan itibaren Arapça ve Farsça’dan meydana gelen kelimeler ağırlık kazanmaya başlar; 17 ve 18. yüzyıllarda gittikçe koyulaşır, anlaşılmaz bir hâl alır. Türkçe kelimelerin, cümlenin sadece fiilinde kaldığı görülür. Nesir dilinde daha fazla anlaşılmazlık ortaya çıkar. Nazım dili ise, bir noktada ölçülü bir cümle yapısına sahip olduğu için, kendini pek kaybetmez.

Bu devre “Klâsik Osmanlıca” olarak adlandırılan devirdir. Ancak bunda büyüyen ve gelişen bir devletin, her sahada, dilindeki ihtişam ve ifade kabiliyetinin bulunması ve kültür seviyesi bakımından hayatının yükselmesi de büyük rol oynamıştır. Devrenin sonunda bu durum halk şiirinde de kendini göstermiştir. Fakat son iki yüzyılda halk şiirinin dili 1908’den sonra gerçekleştirilecek olan ikiliği ortadan kaldırmış ve halk diliyle yüksek zümre dili birbirine yaklaşmıştır.

Yeni Osmanlıca devresiyse, 19-20. asırları ve Cumhuriyet devrine kadar olan zamanı içine almaktadır. Osmanlıca’nın bu sonuncu devresi, gazeteci lisanının başladığı, Arapça ve Farsça tamlamaların çözüldüğü, Türkçe’nin kendi kaidelerine sahip çıkmaya başladığı devirdir. Fakat bu devrede de Arap ve Fars dillerinden gelen kelimelerin yanında, batı dillerinden pek fazla kelime alınmıştır. Hattâ bu durum Cumhuriyet devrinden sonra, günümüze kadar uzanmıştır.

Her ne şekilde olursa olsun Osmanlı Türkçesi’ne, kültür dili olması hasebiyle, bir yüksek zümre dili olarak bakmak mümkündür. Ancak “Arapça, Farsça ve Türkçe’nin karışımı bir dildir!” demek yanlıştır. Eğer öyle olsa idi, geride kalan kültür hazinesine Arapların ve Farsların da sahip çıkması gerekirdi. Halbuki bu hazine, sadece Türk milletinindir. Yalnız bu dil, zevk-i selim sahibi yüksek tabakanın dili olmuş ve halk dilinden ayrılmış olarak zuhur etmiştir. Yazı dili, aradığı açık ve anlaşılır şekle, ancak yirminci asrın başlarında kavuşmuştur. Böylece bu devirden sonra yazı ve halk dili birbirine yaklaşmış ve zamanla aradaki açığı kapatmıştır.

Osmanlıca içinde ele aldığımız ilk devre ise, sonda yer alan her iki devreden daha açık ve anlaşılır bir durum gösterir. Bu devrenin eserleri, bugün bile anlaşılır durumdadır. Fakat son devreye nispeten ilk devrede, sonradan kullanıştan düşen arkaik, eski kelimeler yer almaktadır. Bugün milletimizin zevkle okuduğu Yunus Divânı ve Mevlid gibi eserler bu devrin mahsulüdür. Her ne şekilde olursa olsun, Osmanlıca, 700 yıl süren uzun ömrü ile, Türklüğün en büyük yazı dili olmuştur.

 

Öğrencemiz Türkçe

Öğrence

Dilimizde “düşünce” var, “eğlence” var. Kimi bölgelerimizde de “öğrencelik” var.

“Düşünce”, düşünme   ürünü olan, “eğlence”, kişiyi   eğlendiren şeydir. ‘Öğrencelik” ise öğrenme, alışma amacıyla yapılan iş demek. Buna göre “öğrencemiz”in anlamı, “öğrenme konumuz, bize bir şey öğreten”dir. Bu yapıda çok güzel yeni türetmelerimiz de var: Güvence, sakınca, övünce, dokunca, söylence, dinlence, izlence gibi. Kısacası “Öğrencemiz  Türkçe” sözü,  “öğrenme  konumuz (ya da  dersimiz) Türkçe” anlamına gelmektedir.

Dizelge

Rahmetli Besim Atalay, Divanü Lügat-it-Türk çevirisinin 4. cildine -“indeks”i karşılamak üzere- “dizin” adını verdi. O -zamandan beri bilimsel yayınlarda “indeks” yerine “dizin” kullanılması yaygınlaştı. Ancak kimi yayınlarda indeks niteliğinde olmayan listelerin -söz gelimi yazım kılavuzunun sözcükler listesinin- de “dizin” başlığı altında verildiği görülmektedir. Biz bu tür listelere “dizin” denilmesini doğru bulmuyor, “dizelge” denilmesini öneriyoruz. Dilimizde bu yapıda sözcükler vardır: Çizelge, genelge ve kimi bölgelerde kullanılan çökelge, konalga gibi.

Sağlamak

Tanınmış bir yazarımız “sağlayacak”  sözcüğünü bakınız nasıl kullanmış:

Demokrasinin kesintiye uğraması, Türkiye’nin dışta iyice tecrit edilmesini ve dış politikada dengelerinin bozulmasını sağlayacak, içte de iyice patlamaya ve istikrarsızlaştırılmaya elverişli bir ortam yaratabilecektir.

‘Sağlamak” sözcüğü, istenen bir şeyi elde etmek için kullanılır. İstenmeyen bir şeyin gerçekleşmesi durumu için kullanılmaz.

“Bu evi satın almak için gereken krediyi sağladım.” denilir, ama “şu durum bana kredi verilmemesini sağladı” denilmez. Yukarıdaki Tümcede bulunan “sağlayacak” sözcüğü de istenen değil, istenmeyen bir durumun ortaya çıkması için kullanılmıştır. Bu nedenle “demokrasinin kesintiye uğraması, Türkiye’nin dışta iyice tecrit edilmesini… sağlayacak” denilmemeli, “… tecrit edilmesi sonucunu doğuracak” gibi bir anlatım bulunmalıydı.

İstisna tutulması

Geçenlerde TRT, birkaç kez bir hükümet bildirisi yayımladı. Belki Resmi Gazete’de de çıkmıştır. Bildiride yineleye yineleye “vergiden istisna tutulması” sözü geçiyordu. Bu örnek, Osmanlıcadan vazgeçemeyenlerin Osmanlıcayı da bilmediklerini gösteriyor. Osmanlıcada “bir kimseyi vergiden istisna tutmak”, yanlış bir kkullanımdır.  Doğrusu “bir kimseyi vergiden müstesna tutmak”tır. Nasıl ki  Türkçe sözcüklerle de “bir kimseyi Surumluluk tutmak” denilemez; “bir kimseyi sorumlu tutmak” denilmesi gerekir.

Müsabıklar

Yine geçenlerde televizyonda izledik: Önemli bir at yarışının sunucusu, “yarışçılar, yarışmacılar” demek varken “müsabıklar” sözcüğünü kullandı. Bilenleri, anlatanları çok azalmış olan böyle Arapça sözcükler kullanmak, bir bilgi gösterişi değilse kötü bir alışkanlığın tutsaklığıdır; ikisi de üzücüdür.

Yeddiemin

İcra-iflas konusu üzerine yazılmış bir yazıda birkaç kez “yeddi-emin” sözcüğü geçiyor.

“Bir banka alacağını tahsil edemeyince borçlusuna haciz koydurabilir. Hacizden sonra malları yeddiemine devretmesi de normaldir.”

“Bankanın şube müdürü (filan kişiyi) yeddiemin olarak atadığını icra memurluğuna bildiriyor.”

“Filan kişi yeddieminlikten azledildi” deniliyor.

İki Arapça sözcükten Farsça kuralıyla kurulmuş bu tamlamadaki “yed” (yani el) sözcüğünün iki “d” ile yazılması yanlıştır. Tamlamanın doğrusu “yed-i emin”dir. Daha doğrusu ise sayın Prof. Velidedeoğlu’nun önerdiği gibi “güvenilir kişi”dir.

Ömer Asım Aksoy
http://www.turkdilidergisi.com/002/OgrencemizTurkce.htm