Dil Meseleleri

Gösterge, derin yapı, üstdil…
Tahir Abacı, Varlık dergisinin Temmuz 2007 sayısındaki yazısında (s. 5 vd), başlıca göstergebilim terimlerini “idealist/ metafizik nosyonlar”ın yanına gönderiyor. Söz konusu terimlere aşağıda tek tek değinmeye çalışacağım. İlk söylenmesi gereken ise, bu terimlerin uydurulmuş, yerini bulamamış sözcükler değil, matematiğin ya da dilbilgisinin terimleri gibi birer bilimsel düşünme aracı olduğudur. Her bilimsel kavram, terim ve kuram gibi göstergebilim ve terimleri de bir uğrakta yetersiz kalabilir, yanlışlanabilir ya da ideolojik açıdan tartışılabilir. Ama herhalde önce iyice anlaşılmaları kaydıyla.
Tahir Abacı nedense göstergebilimin “olguları duruklaştırma ve tarihselliği dışlama”yı “misyon” edindiği gibi bir fikre kapılmış.
Göstergebilimin getirilerini bu tür bir “misyon” için kullananlar olabilir elbette. Ama göstergebilimin düpedüz böyle bir komploya hizmet ettiği görüşüne katılmak zor. İktisattaki ’emek’ kavramı birey olarak işçiyi, dilbilgisindeki ‘özne’ kavramı kişiyi ya da kişileri ne kadar indirgiyorsa, ‘gösterilen’ kavramı da ‘şey’i, ‘nesne’yi, o kadar indirgiyor, daha fazla değil. Her soyutlamanın bir indirgeme tehlikesini bünyesinde taşıdığı fazlasıyla doğrudur. Ama göstergebilimin bu konuda özel olarak mahkûm edilmesinin herhangi bir temeli yok bence.
Abacı’nın değindiği kavramlara geçiyorum.
‘Gösterge’ kavramının bileşenlerini söz konusu ederken, ‘gösterilen’in bir soyutlama, bir kavram olması durumunda onu kelimeden ayırt edemeyeceğimizi ileri sürüyor Abacı (s. 7).
Oysa ‘gösterilen’ dediğimiz şeyi kelimeden ayıramıyor olsaydık, dünyada tek bir dil olurdu. Göstergebilimin ‘gösterilen’den kastı, kavramdır, anlamdır: Sözgelimi, Türkçede ‘ev’, İngilizcede ‘house’, Fransızcada ‘maison’ gibi farklı sözcüklerle gösterilen anlam, bu üç dili konuşan kişilerin zihninde hep aynı ya da birbirine yakındır. Sözcükler farklı, gösterdikleri aynı. Başka bir deyişle, göstergebilimin yaptığı, ‘gösterilen’i sözcükten ayırmak değil, zaten ayrı olduğunu saptamaktan ibarettir.
Belirli ‘gösterilenler’i, belirli nesne, olgu, düşünce gibi içerik öğelerini, farklı dillerde farklı sözcük ve cümlelerle dile getiriyoruz. Göstergebilim buna ‘yüzey(sel) yapı’ diyor. Gösterenler (yüzey yapı öğeleri) dilden dile farklı oluyor ama, gösterdikleri, yani ‘gösterilen’ler (zihnimizdeki kavramlar, anlamlar) tüm insanlarda ya birbirinin aynı ya da birbirine yakın. Kültürlerarası diyaloğu ve çeviri dediğimiz etkinliği olanaklı kılan da bu aynılık, yakınlık, ortaklıktır: Göstergebilimdeki adıyla ‘derin yapı’daki ortaklık. Derin yapı olmasa, ne farklı diller arasında çeviri yapılabilirdi, ne de dil içi yorum.
Başka bir deyişle, göstergebilimin ve dilbilimin ‘derin yapı’ teriminden kastı, Abacı’nın savunduğu gibi “içreklik”le (batınÓlikle), “insanın özü”yle filan ilgili olmayıp, bir olgudan ibarettir.
Abacı, ‘üstdil’ kavramı için söyledikleriyle de bir sezgiden hareket edip olmadık bir yoruma ulaşıyor: ‘Üstdil’ kavramının ‘üst söz’ diye karşılanması daha iyi olurdu, diyor. Böylelikle de, belli ki farkında olmadan, diller arası bir terim sorununa değinmiş oluyor. Şöyle:
‘Üstdil’ terimi Türkçeye batı dillerinden geldi (Fransızcası ‘mÈtalangage’, İngilizcesi ‘metalanguage’). Terimdeki ‘dil’ kavramı, Fransızcada İngilizceden farklı olarak özgül bir sözcükle karşılanıyor: ‘langage’. ‘Özel dil’ anlamına gelen bir sözcük bu. ‘Çocuk dili’ gibi örneklerdeki ‘dil’i anlatıyor. Bana kalırsa Abacı, ‘üstdil’ değil ‘üstsöz’ diyelim derken gerçekte Fransızcadaki gibi bir ince ayrım talep ediyor.
Bu ince ayrım İngilizcede yok, Türkçede ise bir öneri olarak var ama, pek yerleşecek gibi değil bu öneri: Dilyetisi. Kişisel olarak, ‘yeti’nin yanıltıcılığından ötürü hiç ısınamadığım bu karşılığı ben de kullanmıyorum ve Fransızcadan çeviri yaparken ‘langage’ için, yerine göre dipnot düşüp durumu açıklamak kaydıyla, ‘dil’ diyorum. Abacı’nın “üstsöz” önerisine gelince, o da iyi bir öneri değil bence, çünkü ‘üstdil’ terimi yalnızca özel bir dile işaret ediyor, ‘söz’ ise hem özeldir, hem özgül.
SEÇİM NOTU. Oyum, İstanbul 2. Bölge’de bağımsız aday Baskın Oran’a.
Bir komşum ısrarla oyunu Ufuk Uras’a vereceğini söylüyor. Uras’ın Kadıköy tarafının adayı olduğunu, bizim buradan ona oy veremeyeceğimizi güçlükle anlatıyorum. Bağımsızlığa alışmak kolay değil. Kavramın yabancısıyız.
NECMİYE ALPAY
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=6590

Türkçe meraklıları için Necmiye Alpay’ın Radikal Kitap ekinde yer alan diğer yazıları:
http://www.radikal.com.tr/arama.php?ara=1&y=5&edi=NECMİYE%20ALPAY

 

Türk Yazı Dilinin Tarihi Gelişimi

Eski Türkçe: Eski Türkçe devresi, Türk dilinin bilinen ilk devresidir, ana Türkçe devresidir. Türkçe’nin bütün yapısı bu devre ile izah edilir. Öncesi, Türkçe’nin karanlık devresi olup, Çuvaşça ve Yakutça ile, daha ileride Moğolca ile birleşir.
Mîlâdî 8, 12 ve 13. asırlar arasında kullanılmıştır. Türk yazı dilinin ilk yazılı örnekleri olan Orhun Kitâbeleri, her ne kadar 8. asra ait olsa da bu kitâbelerdeki yazı dilinin, çok işlenmiş bir yazı dili olduğunu görmekteyiz. Bu sebeple Türk yazı dilinin başlangıcını çok daha öncelere, belki de miladî ilk asırlara götürmek mümkündür.

Eski Türkçe devresi, Türklüğün müşterek bir yazı dili devresidir. Bu müşterek yazı dili devresinde kullanılan Türkçe, Kaşgar Türkçesi (Hakaniye Türkçesi) olup, Uygur yazısı ile yazıldığında Uygurca ismini de almaktadır.

On ikinci ve on üçüncü asırlarda, Türkler, büyük kitleler hâlinde kuzeye ve batıya yayılmış; yeni kültür merkezleri meydana gelmiş; İslâm kültür ve medeniyeti, Türkler arasında yeni kavramlarıyla, yeni bir yazının kabulüyle yerleşmiştir. Ayrılan Türklük kolları, yeni kültür merkezleri etrafında kendi şîvelerine dayanan yeni yazı dillerini kullanır olmuşlardır. Böylece bu asırlarda Kuzey Doğu Türkçesi ve Batı Türkçesi meydana gelmiştir.

Kuzey Türkçesi, Doğu Türkçesi: On üçüncü ve on dördüncü asırlarda da kullanılan Kuzey Doğu Türkçesi, 15. asırda Kuzey Türkçesi ve Doğu Türkçesi adıyla iki yazı diline ayrılır. Kuzey Türkçesi, Kıpçak Türkçesi’dir. Doğu Türkçesi (Çağatayca) de 15 ve 16. asırlarda en parlak devrini yaşayarak bugün modern Özbekçe olarak yazı dilini sürdürmektedir.

Batı Türkçesi: On üçüncü asırda teşekkül etmeye başlamıştır. Selçuklular’dan itibaren, metinlerini bugüne kadar takip edebildiğimiz bir yazı dilidir. Hazar Denizinden Balkanlara kadar uzanan sahada yer alır. Esasını Oğuz şîvesi teşkil ettiği için, Oğuz Türkçesi (Oğuzca) de denir.

Oğuzca, 17. asırda doğu ve batı Oğuzca dairelerine ayrılır. Doğu Oğuzcası, Azerî ve Doğu Anadolu sahasında, Batı Oğuzcası Osmanlı sahasında yer alır; ancak aralarında iki yazı dili olacak kadar bir fark mevcut değildir. Her ikisi de aynı şîveyi (konuşmayı) kullanır, bir yazı dilinin kardeş iki dairesidir. Ayrılık sebeplerini, Doğu Oğuzcasına bilhassa Kıpçak unsurlarının tesirinde ve bazı Moğol izlerinde aramalıdır. Kelime başında b- m, k-h, t-d, ilk hecede e-i değişmeleri, bazı fiil çekimleri gibi.

Batı Türkçesi’nin gelişmesi: Batı Türkçesi, altı-yedi asırlık uzun hayatı içinde safhalar geçirir. İç yapısında kök ve eklerde bazı ses ve şekil değişmelerine uğrar. Bu, tabiî değişmesi ile ilgilidir.

Gelişme 13. asırdan günümüze kadar gelen zaman boyunca, şu üç devreye ayrılabilir:

1. Eski Anadolu Türkçesi,

2. Osmanlı Türkçesi,

3. Türkiye Türkçesi.

Eski Anadolu Türkçesi: Eski Anadolu Türkçesi, 13 ve 15. asırlar arasında kullanılan Türkçe’dir. Bu devre, sonraki iki devreden oldukça farklıdır. “Orta Asya kültür ve medeniyeti” tesirindeki “Eski Türkçe” ile, “ortak İslâm kültür ve medeniyeti”nin tesirindeki “Batı Türkçesi” arasında yer alan ortak bağların hissedildiği bir devredir. Yani, Batı Türkçesi’ni, Eski Anadolu Türkçesi ve Osmanlıca-Türkiye Türkçesi diye ikiye ayırmak da mümkündür.

Bu devrede Batı Türkçesi’ne geçen Arapça ve Farsça kelime ve terkipler fazla değildir, ancak devrenin sonlarında yavaş yavaş artmıştır. Böylece 15. asrın sonlarında Osmanlı Türkçesi’nin doğuşu hazırlanmış olur. Bu devrin Türkçesi, daha açık ve anlaşılır olarak karşımıza çıkar. Mevlid, Yûnus Dîvânı bunun en güzel örnekleridir.

Eski Anadolu Türkçesi’nde cümle yapısı, Türkçe’nin başlangıcından günümüze kadar hiç değişmeyen normal cümle yapısını muhafaza eder. Cümle unsurları yerli yerindedir. Ancak Farsça’nın tesiri ile nesirde “ki”li cümleler oldukça fazla görülür. Ayrıca bu devir Türkçesi, Eski Türkiye Türkçesi diye de adlandırılır. Daha çok, bu isim, Türklüğün Rumeli’ye geçişinden sonraki devre için kullanılmıştır.

Osmanlı Türkçesi (Osmanlıca): Osmanlıca, Batı Türkçesi’nin ikinci devresidir. 16-20. asırlar arasında kullanılmış bir yazı dilidir. Dil bilgisi (gramer) bakımından Osmanlıca ile Türkiye Türkçesi arasında belirli ayrılıklar vardır. Aslında Türkçe’de, Osmanlıca’nın da içinde yer aldığı 16. asırdan günümüze kadar, belirli bir gelişme görülmez.

Osmanlıca’yı Türkiye Türkçesi’nden ayıran tek şey, onun dış yapısındaki gelişmelerdir. Osmanlıca, dış yapısı ile hem Eski Anadolu Türkçesi’nden, hem Türkiye Türkçesi’nden ayrılır.

Aydın kesim sanatkârlarının, hem yeni kültürü kendi kavramlarıyla tanıtmak, hem de sanat yapmak istemesi, bu devir Türkçe’sini, yabancı unsurlara bir hayli açılmıştır.

Osmanlıca’da nazım dili, nesir diline göre daha sadedir. Nazım dili ile nesir dili arasında görülen fark, cümle yapısı bakımındandır. Klasik Türk şiirinde (Divan şiirinde) manâ bir beyitte biter. Beytin dışına, diğer beyte taşılmadığından, divan nazmındaki cümle, en çok bir beyit uzunluğundadır. Bu sebeple, Osmanlıca şiirde cümleler daima kısa, unsurları yerli yerinde ve sâde Türk cümlesi (özne-tümleç-yüklem sıralanışında) olarak, yapısını muhafaza etmiştir. Nesirde ise belirli bir ölçüye sığmak mecburiyeti olmadığı için, Osmanlıca nesir unsurları, istenildiği kadar geniş, uzun tutulabilmiştir. Ayrıca Arapça ve Farsça’dan alınan pekçok kelime, metinleri anlaşılamaz hâle getirmiştir. Bu durum, daha ziyade, Arapça ve Farsça’nın yabancı dil sayılmamasından kaynaklanmıştır. Hattâ her üç dilin unsurları birbirine karışarak, hiç birinde görülmeyen mümtezic (uyuşan, kaynaşmış) kelimeler ortaya çıktığı gibi, bir hayli galat (yanlış) kelimeler de türemiştir.

Osmanlıca’nın son devresinde uzun, bozuk Türkçe nesir yapısı, tekrar sâde ve kısa cümleli biçimini kazanmıştır. Nazımda ise, yeni edebiyatla birlikte manânın bir beyitte tamamlanması mecburiyeti ortadan kalkınca, uzun cümleler ortaya çıkmıştır. Bu durum, bilhassa Servet-i Fünûn edebiyatında görülmüştür. Osmanlıca, nesir ve nazım cümleleri bakımından Türk cümlesini, sağlam bir yapı ile Türkiye Türkçesi’ne devretmiştir.

Türkiye Türkçesi: Türkiye Türkçesi, Batı Türkçesi’nin son ve bugün de devam eden devresidir. 1908 Meşrutiyetinden sonra başlar. Cumhuriyete kadar süren ilk devrede, Osmanlıca, henüz sahneden çekilmemiştir. Osmanlıca ile yeni dilin cümleleri, beraber kullanılır. Daha Tanzimat’la girmeye başlayan Batılı kültür unsurları, Osmanlıca’ya hakim olan İslâmî kültür unsurlarıyla yer değiştirme mücadelesine başlamıştır.

Bir dil, bir başka dile sadece dil hususiyetleriyle doğrudan tesir etmez. Yeni kültür, dili kendi kelimeleriyle, kavramlarıyla canlı tutmaya çalışır; dilin cümle yapısına hemen karışmaz, belki hiç karışmaz. Bazen, Osmanlıca’da olduğu gibi kültür, dilin cümle yapısına da tesir eder.

İşte Türkiye Türkçesi de, İslâmî kültür unsurlarının Türkçe üzerinde hakimiyetinin zayıfladığı devrede, Batılı kültür unsurlarının girmesiyle ortaya çıkmıştır. Türkçe, artık, Batı dillerinden girecek olan kelimelere, yeni kavramlara kapısını açmış olur.

Bu devrede Türk cümlesi kısalmış, cümle unsurları yerli yerine oturmuştur. Osmanlıca’dan Türkiye Türkçesi’ne geçiş, yazı dilinin, konuşma diline yaklaştırılmasıyla başlamıştır. Türkiye Türkçesi’nde bugün kullandığımız Türk yazı dili, temel olarak İstanbul ağzına dayanmaktadır.

Osmanlıca’nın son devresinde, Arapça ve Farsça’dan giren unsurlarla meydana gelen uzun ve ağdalı cümleler nasıl bir ifratsa, Türkiye Türkçesi’nin son devresinde, uydurma kelimelerle varılan, dildeki aşırılık da bir tefrittir.

Türk Dilinin Beş Bin Yılı

Son 1600 yıl içinde diğer Türk devletlerinin Avrasya’da, Orta Asya’da, Hindistan’da, İran’da ve Anadolu’da büyük güçler halinde, önceden hazırlıksız olarak ortaya çıkışlarında da tarihi bir anormallik göze çarpar. Tarihçilerin göçebe (nomad) teorisine göre bütün Türk devletleri ve imparatorlukları daima ‘geçici’ kuruluşlardı. Türkler memleketlerinde daima ‘yabancı’ idiler. Orta Asya’ya ancak 8. yüzyıldan sonra Anadolu’ya da 900 yıl önce, 1071 Malazgirt Savaşı’ndan sonra gelmişlerdir. Diğer bütün milletler antik çağlardan beri bugünkü coğrafyalarında yaşamıtlardır. Bilinen tarihi çağlarda, Avrupa’da Almanlar, Anglo-saksonlar, Vikingler, Galyalılar, Latinler, İspanyollar, Slavlar, Yunanlılar; Asya’da Hintliler ve Çinliler; Orta Doğu’da Farslar, Gürcüler, Araplar, İbraniler, Mısırlılar hep kendi coğrafyaları içinde veya yakınında yaşamışlardır. Sadece Türkler bu kuralın dışında kalmışlar, yalnız onlar bu hususta bir ‘anomali’ göstermişlerdir.

Birinciye bağlı zannettiğim ikinci tarihi ‘anomali’ de ‘kayıp diller’ olgusudur ki bu ‘tarihte devamlılık’ açısından kabul edilemez. Sanskiritçe, Grekçe, Latince, Anglo-Cermen dilleri, Farsça, Arapça, İbranice, Türkçe gibi büyük diller ve hatta, Arnavutça, Gürcüce, ve Ermenice gibi küçük diller, makul bir devamlılık gösterirler. Hepsi eski dil karakterlerini ve ana yapılarını korumuşlar, ancak kelime hazineleri değişikliğe uğramış, dost veya düşman bir çok milletlerden aldıkları kelimelerle dillerinde bazı değişiklikler olmuştur. Eski çağın kayıp dillerinin sahiplerinden olan Sumerliler, Elamlılar, Medler, İskitler, Hititler (Hattiler), Frigler, Liydyalılar, Truvalılar, Etrüksler, Partlar ve Aramiler dünya uygarlığının keşfi ve yaradılışında rol oynamışlar, sanat ve kültürde yaptıkları atılımla eski Yunan rönesansının temellerini atmışlar ve dolayısıyla da bugünkü modern uygarlıklarımızın oluşumunu sağlamışlardır. Bu eski milletlerin dilleri coğrafyacı Strabon zamanında hala yaşıyordu. Öyleyse niçin bu büyük milletlerin dilleri kayboluyor da bugün yaşayan küçük milletlerin bile dilleri kaybolmuyor, ki bu küçük milletler daima o eski büyük milletlerin idareleri altında yaşamışlar, her türlü esarete ve imhaya maruz kalmışlardır. Öte yandan, mesela koca bir Sumer devleti, milleti ve dili yok oluyordu ki bu dil, İbrani Tevrat yazarının ifadesi ile ‘bütün dünyanın konuştuğu dil idi’. Böylece mantık yine gösteriyor ki, eğer normal tarihi gelişme ve devamlılık korunacaksa bu eski ve antik dillerin asla kaybolmamaları gerekiyordu.

Eğer bizzat tarihin kendisini düzeltmek istiyorsak, yukarıda birbirine bağlı olduğunu söylediğimiz iki anomalinin yok edilmesi, tarih kitaplarından silinmesi gerekiyordu. Burada çalışma alanımız olan ‘kayıp diller’ genellikle Sami veya Hint-Avrupa dilleri dışında kalan aglutinatif (bitişgen) bir dil grubunu oluşturuyorlardı. Bu şartlara uyan bir çok kayıp diller arasında olan ve muhtelif yazarlarca –sanki Asya kıtasında tek bir dil grubu varmış gibi- ‘Asyanik’ tabiri ile anılan, Sumerce, Elamca, Etrüksçe, Urartuca ve Hurrice gibi dillerin Ural-Altay dilleri grubuna bağlanması gerekmekteydi ki bu grubun Avrasya’daki büyük yegane temsilcisi Türkçe’dir. Böylece iki anomalinin tarih kitaplarından çıkarılması için, bu kayıp dillerin herhangi bir şekilde veya diyalektte Türkçe ile akrabalıklarının ispatı gerekmekteydi.

Daha önce belirttiğimiz gibi, ‘kayıp diller’in , üç büyük dil grubundan biri olan Turan yani Türkçe grubu ile ilgili olması gerekiyordu. Biz bu yoldan hareket ederek kayıp dillerin sırrını çözmeyi başarmış, insanlık tarihinin son 5000 yıl boyunca Türk dilinin global yayılışı ve gelişimini tesbit etmiş ve Türk tarihini oluşturan ve bugün bazılarınca Hunlar’dan Türkiye Cumhuriyeti devletine kadar 16 halkasının bilindiği, uzun zincirin kayıp halkalarını ortaya çıkarmış bulunuyoruz.

Kayıp dillerin çözümü ile Türkçe konuşan eski halkların tarihini ortaya döken ilerideki bölümler gösterecektir ki, hiç değilse kayıtlı 5000 yıllık tarih dönemi başlangıcında, Proto-Türkler’in ana vatanı Anadolu-Transkafkasya-Mezopotamya üçgeni içinde kalan bölgeydi. Kültürel ipuçları ise bu ana vatanın M.Ö. 7000 yılında bizzat Anadolu olduğunu göstermektedir.

İSKİTLERİN ATALARI VE KAVİMLERİ

Herodot İskitlerin kökenleri hakkında şu bilgileri verir:

“İskitlere göre, ülkelerinde yaşayan ilk adam Targitaus adlı biri idi. Babası Zeüs ve anası Borysthenes (Dnieper)‘in bir kızı idi. Targitaus’un üç oğlu oldu: Leipoxais, Arpoxais ve Kolaxais.” (Herod IV.5)

“Leipoxais’dan Auchat(ae) İskitleri; Arpoxais’dan Katiar ve Trasp’lar; en genç olan Kolaxais’dan da Krali İskitler yahut Paralat’lar ortaya çıktı. Hepsine, bir krallarının adına izafeten Skoloti adı verilmiştir.” (IV.6)

“…ve Farslar bütün İskitlere ‘Sakalar’ derler.”(VII.64)

Şuna eminiz ki bu isimlerin çoğu etimolojik olarak Türkçe izah edilebilir. Zamir, çoğul eki ve diğer Yunan eklerini parantez içinde gösterip sadece kelime köklerini kullanarak, İskit ataları sayılan bu isimleri inceleyebiliriz.

Targit(aus): Turgut veya Türküt “Türkler” veya türküt “güçlüler”. (Prof. Togan, Targitase>Türküt “Türkler”, Skolot “Çiğiller” ve Paralat “Barullar” ilişkilerini daha önce göstermiştir.)

Leipoxa(is) veya Lei-poksa< Türkçe Ulu-bahşı “ulu hoca”.

Arpoxa(is) veya Ar-poxa Kolah (Kafkas bölgesindeki eski bir millet ki bunlar için 7.yy. Bizans tarihçisi Theophilaktos Grekçe Xolx (okunuşu Kholh) adını kullanmıştır. Hatta epik Yunan şiirlerinde iki l ile kollah şeklinde yazılmış olabilir. Böylece l=r kuralına (LİScGEL 403) göre Kollah < Korlah < Türkçe Karluk. Aynı kelime, muhtemel bir l=n ve m=n (Dor.) fonetik değişimi ile (LİScGEL 403, 421), Kollah < Kolnah < Kolmah < Türkçe Kalmak veya Kalmuk adını ortaya çıkarır. Her iki isim de tarihte ve destanlarda geçen meşhur Türk kavimlerine aittir. Türk Dili’nin Beşbin Yılı, s.103-104)

EU.XEN(OS9 / A.XEN(OS) / ACHER.ON “KARADENİZ”

Tehlikelerle dolu bir deniz olan karadeniz, hakiki bir iskit denizi idi. Ona verilen bu eski Yunanca isimlerin kökleri de Türkçe izah edilebilir.

(Pontos) Axenos (“ ‘konuk-sevmez’ deniz” adında, Gk.a- “alayhte , karşı” ve Gk. xenos “yabancı” anlamı taşır. Bu ad, bölgeye eski Yunanlıların yerleşmelerinden önce verilmiş olmalıdır. Böylece, xen(os) (ksen veya kzen), < Türkçe küsen, veya <türkçe kızan (küs- ve kız- fiillerinden). Yani, Karadeniz’in eski adı Küsen veya Kızan olarak ortaya çıkıyor. A-xenos ifadesi de aslında “Küsen’e (Karadeniz’e) yabancı olan” anlamına geliyor.

(Pontus) Euxenos (“konuksever deniz”) adında ise, Gk. eu- “lehinde” ve yine xenos “yabancı” demektir. Aynı şekilde xen(os) < Türkçe küsen, veya kızan olur, ki bu defa, Euxenos ifadesinin asıl anlamı “Küsen’e (Karadeniz’e) dost olan” anlamına geliyor. Zira artık Yunanlılar bu bölgede yerleşmişler ve de İskit veya Kimmerler tarafından sevilmeye başlanmışlardır.

Acheron adına gelince, Homeros’un “Pyriphlegethon Acgeron’a akar” ve “Gemi Dünyanın sonuna, derinden akan Okeanusa geldi. Orada Kimmerlerin memleketi (Kırım) ve şehri duruyor” (Odysseia XI) ifadeleri, Ksenophon’un Karadeniz’in batı sahilinde Heraclia (Ereğli) yakınındaki Acherus Yarımadasından bahsetmesi (Ksenophon VI.2.) ve Acheron veya Acherus’un Hades’te (ölüler diyarında) bulunan bir “felaket ırmağı” olarak tarif edilmesi ve de Pyriphlegethon (Borydthenes (modern Dnieper)) kelimesinin aşağıdaki Ek Lügatçe’deki analizi, Acheron adının Karadeniz’e Homeros çağı öncesi verilen bir isim olduğunu gösterir. Bu isim de Türkçe bir etimolojiye sahiptir. Kok kelime Acker veya Aker < Ogur Türkçesi Ökür/Öğür < Türkçe Öğüz “Deniz; Irmak; karadeniz.”

GÜNEY KARADENİZ HALKLARI

Güney Karadeniz bölgesi doğuda Kafkaslardan batıda Trakya’ya kadar uzanır. Bu bölgede yaşamış olan eski topluluklara ait en iyi kaynaklar Herodot, Ksenophon ve Strabon’dur. Bu mevzuda bilhassa Ksenophon, M.Ö.4.yüzyılda, İran kralı Artakserkses II’nin (hük.404-359) kardeşi Genç Keyhüsrev (Kyrus) tarafınfdan İran tahtını ele geçirmek amacıyla hazırlanan ve ücretli Yunan ve yerli askerlerden oluşan bir ordunun Sardis’ten İran’a yürüyüşünü ve dönüşünü anlatan eserinde bize bazı bilgiler verir. Kuzey Mezopotamya’da, Kunaxa muharebesinde Genç Keyhüsrev’in ölmesi üzerine, Yunanlıklardan oluşan ordu Ksenophon’un liderliğinde Doğu Anadolu dağlarını aşarak Trabzon’a ve sonra da sahili takiben Giresun (Cerasus), Ordu (Cotyora), Sinop üzerinden Trakya’ya ulaştılar.

Ksenophon!a göre, Karadeniz sahilinde yaşayan kavimler, Kholh’lar, Mossinoik’ler, mitolojik Amazonlar, Khalyb’ler yahut Halizon’lar ve Trakyalı adı ile andığı diğer bazı milletlerdir. Bunların adlarını, bazı şahıs isimleri ile birlikte kısmen burada kısmen Ek Lügatçe’de inceleyeceğiz.

KHOLH’LAR

Bunlardan, önceki bölümde İskitlerin atalarından biri olan Colax(ais) (Kholh) adını incelerken bahsetmiştik. Kholh’ları (Karluk’ları) Kafkasların güneyinde ve güney batısında Eski Yunanlılarca Kolkhis adı verilen memlekette yaşayan bir millet olarak tanıyoruz. Ksenophon’a göre, Kholh’lar Trabzon’dan Giresun’a kadar olan sahildeki Yunan şehir sitelerine yakın ova ve dağlardaki küçük kasaba ve köylerde yaşıyorlardı.

KHALYBES (HALİZONLAR), KHALDA(i), VE MOSYN(İ), MOSYNOEK(İ)

Strabon, Alazon, Halizon ve Amazon kelimelerinin kullanılışındaki kargaşadan bahseder. (XII.3.20.22) Herodot, Borysthenes (Dnieper) ırmağının yakınında yaşayan Alazon İskitlerinden söz eder. (IV.17) Homeros’ta, kelime Alizon (İlyada II) ve Halizon (a.e.V) şekillerinde geçer:

Ve Alizonlar, Odios ve Epistrophos’un kumandasındaydılar; onlar, gümüşün çıktığı, uzak Alybe’den gelmişlerdi.

Strabon Alybe denen yerin,Kızılırmağın doğusunda olduğunu söyleyerek Halizon’ları,Küçük Asya’da yaşayan ve Yunanlı olmayan en önemli kavimlerden saydığı Khalyb’lerle birleştirir (XII.3.20; XV.5.23) ve eski Kahlyb’lerin kendi zamanında Amisos (Samsun) ile Trabzon arasında yaşayan Khaldai kavmi olduğunu iddia eder. (XII.3.19,28) Ksenophon zamanında, kavimlerin en savaşçı olanı diye tarif ettiği Kahlyb’ler yine aynı bölgede yaşıyorlardı. (IV.6,7;V.5) Herodot, Khalyb’lerin Lydia kralı Kroesus idaresindeki milletlerden biri olduğunu yazar. (I.28)

Halizon, Khalyb ve Khald(ai) kavimlerinin adları, aşağıda görüleceği gibi, birbirine ve aynı zamanda Amazon adına çok benzemektedirler.

Halizon ((1) < Türkçe Kal-ı(g)-don “ebedi kıyafet; ebedi öz”)

Halizon ((2) Hali-zon < Türkçe Kalı-don “ebedi öz”: “kal-ı / kal-ık “gök, yukarı kat, sema; kalmış, kalan (ebedi)” ki kal- “kalmak” fiili ve -ık /-ıg ekinden oluşmuştur. Kelimenin bir diğer etimolojisi de yapılabilir: (2) Hali-zon < Türkçe Kalı(g)don “çevik öz”, kelime anlamıyla, “sıçrayan (kişi)” (O. Türkçe kalı- “sıçramak”), ki bu anlam Homeros’un Amazon kraliçesi için kullandığı ‘çevik Myrina’ tabirinin belki de kaynağını teşkil eder.

Khalyb (< kerkük ve Azeri Türkçesi Kal-ıp “kalmış;ebedi”):

Khalyb kelimesinin bu yorumunda, normal Türkçede 3.şahıs geçmiş zaman partisipini oluşturan –mış ekine tekabül eden Kerkük ve Azerbaycan Türkçesindeki –ıp eki ile kal- fiilinden bir isim-sıfat oluşturulmuştur.

Khald(ai) (< Türkçe Kal-dı “kalan: ebedi”):

Khaldai kelimesi de Türkçedir: Khald(ai) < Khaldu < Türkçe kal-di, kelime anlamıyla, “kalmış olan, kalan; ebedi,” ki burada kal- fiilinden 3.şahıs tekil geçmiş zaman sıygası –dı ile bir sıfat-isim hali oluşmuştur.

Muhtemelen Kerkük ve Azeri Türkçesini içeren Khalyb adı, ve aynı halk olan Khald’ların da Babil’de yaşamış Khaldu’lar veya Kalde’lilerle ilişkili olması gerektiği düşünülürse, bu halkları bugünün Kerkük ve Azerbaycan Türklerinin de ataları sayabiliriz.

Karadeniz sahilinde yaşayan diğer önemli bir kavim de Mosynoek’lerdir. Herodot, Dara’nın Pers imparatorluğu içinde yaşayan milletler arasında Mosynoeki kavmini de sayar (III.94). Ksenophon, onları Sinop ile Giresun arasındaki sahil şeridinde gösterir. (V.4) Strabon, Mosynoek ve Mosyn kelimelerinde Yunanca anlamlar arar. Bizce her iki tabir de Türkçe etimolojiye sahiptir.

Mosyn(i) (< Türkçe Beçen “Peçenek”):

Yunanca’daki m=p (LiScGEL 421) ve b=p (LiScGEL 510) fonetik değişimleri göz önünde tutulursa, m
<p<b ilişkisi ile. Mosyn<posyn<bosin<türkçe Beçen “Peçenek” sonucuna ulaşırız. Haçlı seferleri çağında Trakya’da bir şehir adı olarak bilinen Mosynopolis kelimesi “Mosyn’ler (Beçenler) şehri” diye de tercüme edilebilir, zira bu çağlarda Beçenlerin (Peçeneklerin) Balkanlarda aktif olduğunu biliyoruz.

Mosynoek(i) (< Mosynek Mosynek > Pesynek > Türkçe Peçenek, ki bu kelime esasında, önceki bölümde de işaret ettiğimiz gibi Beçen kelimesinin bir çoğuludur. Burada –ek / -ik Ogurca (Macarca) ve Yafes dillerinde mevcut olan bir çoğul ekidir. Latince’de Peçenekler için kullanılan Bissen(us) tabiri de Kk. Mosyn ve Bithny (>Bisin) kelimelerine çok yakındır ve sonraki Yunanlılar onlar için Patzinak adını kullanmışlardır ki, bu da fonetik bakımdan Mosynek(i) kelimesinin hemen hemen aynısıdır. Dağlarda kasabalar ve köyler içinde yaşayan bu Mosynek’ler öldürdükleri düşmanlarının kafalarını keserek teşhir etmeleri (Ksenophon (V.4) gibi örf ve adetleri bakımından İskitlere benzerler.

Yukarıda incelenen kelimeler dışında kalan, Karadeniz’in sahil bölgeleri ile ilgili bazı eski kavim ve şahıs adları ve coğrafya isimleri aşağıdaki lügatçede ayrıca analiz edilmiştir. Bu kısa çalışma, bu uzun sahil şeridinde yaşayan eski toplulukların çoğunun Türkçe-konuşan halklar olduğunu göstermektedir.

Prof. W. F. Albright tarafindan hatırlatılan “İşte burada arkeoloji yine eski bir felsefi söz olan ‘natura non facit saltum’ “tarihteki bütün zahiri devamsızlık içinde (bile) bir devamlılık mevcuttur” vecizesinin tam aksine tarih kitaplarında mevcut olan “Kayıp Diller” olgusu büyük bir tarihi ‘anomali’ oluşturmaktadır. Sanskritçe, Grekçe, Latince, Anglo – Cermen dilleri, Farsça, Arapça, İbranice, Türkçe gibi büyük diller ve hatta Arnavutça, Gürcüce ve Ermenice gibi küçük diller makul bir devamlılık gösterirler. Kayıp dillerin sahiplerinden başlıcaları olan Sumerliler, Elamlılar, Medler, İskitler, Hititler (Hattiler), Frigler, Lidyalılar, Truvalılar, Etrüskler ve Aramiler hepsi zamanlarının büyük milletleri olmuşlar, uygarlığın keşif ve yaradılışında rol oynamışlar, sanat ve kültür’de yaptıkları atılımlarla eski Yunan Rönesansının temellerini atmışlardır. Öyleyse niçin bu büyük milletlerin dilleri kayboluyor da bugün yaşayan küçük milletlerin dilleri kaybolmuyor. Mesela koca bir Sumer devleti, milleti ve dili yokoluyor ki bu dil İbrani Tevrat yazarının ifadesi ile “bütün dünyanın tek dili” idi (Genesis – Tekvin 11.1-2 “BÜTÜN DÜNYANIN DİLİ BİRDİ”). Çivi yazılarının ilk başarılı çözümünü yapan kişi olarak bilinen Sir Henry Creswicke Rawlinson Sumer dilinin Turani bir dil olduğunu ileri sürmüştü. Her halukarda mantık gösteriyor ki eğer normal tarihi gelişim ve devamlılık korunacaksa bu eski dillerin asla kaybolmamaları, bunların bugüne kadar yaşamaları ve bizce malum herhangi bir şekil veya diyalekt içinde devam etmeleri gerekiyordu.

Uzmanlara göre ‘kayıp diller’ genellikle Sami veya Hint – Avrupa dilleri dışında kalan aglutinatif bir dil grubunu oluşturuyorlardı. Bu şartlara uyan birçok kayıp diller arasında olan ve muhtelif yazarlarca ‘Asyanik’ tabiriyle anılan Sumerce, Elamca, Etrüskçe, Urartuca ve Hurrice gibi dillerin Ural Altay dilleri grubuna bağlanması gerekmekteydi ki bu grubun Avrasyadaki yegane büyük temsilcisi Türkçe’dir. Böylece, yukarıda belirttiğimiz tarihi anomalinin tarih kitaplarından çıkarılmasını istiyorsak, bu kayıp dillerin herhangi bir şekilde veya diyalektte Türkçe ile akrabalıklarının ispatı gerekmekteydi. Biz bu noktadan hareket ederek kayıp dillerin sırrını çözmeyi başarmış, insanlık tarihinin son 5000 yılı boyunca Türk dilinin global yayılışı ve gelişimini tesbit etmiş bulunuyoruz.

Çatalhöyük’te Arkeolog James Mellaart tarafından keşfedilen M.Ö 6300 yılına ait Anadolu kültürünün bir Türk kültürü olduğu gösterilebilir. Prof. Mellaart’ın bulduğu iki pars rolifeyi (kitabın arka kapağı – soldaki resim; foto: Mrs. Mellaart) ile temsil edilen Ana – Tanrıçayı 6000 yıl sonra İtalya’da Etrüskler de aynen tanıyorlardı (ön kapak – sağdaki resim; foto: Editions d’art Albert Skira) ki Etrüsklerin bir Türk diyalekti ile konuştukları kitabımızda ortaya çıkarılmıştır. Ve bu 8300 yıl önceki Anadolu kültürü bir gün içinde varolmadığına göre kültür tarihi bakımından eserimizin ikinci adını “Türklerin On Bin Yılı” olarak ifade ettik. Hakiki yani yazılı Türk tarihi ise çağımızdan 5000 yıl öncesine yazının Sumerliler tarafından icadına uzanmaktadır ki Sumer dilinin de bir Türk diyalekti olduğunu göstermiş bulunuyoruz. Çok muhtemeldir ki, Sumer dili daha sonra Farsçadan ve bilhassa Arapçadan bol miktarda alıntı yaparak zamanla dil bilginlerince Akadca, Asurice, Babilce, ve Aramca ismi verilen ve Sami dil grubuna sokulan sofistike bir ‘yazı dili’ veya dilleri haline dönüşmüştür ki bu dilleri Osmanlı Türkçesi ile kıyaslamak mümkündür.

Ayrıca İskitçe, Frigce, Truvalıların, Likyalıların dilleri ve Hurrice, Urartuca, ve Macarca – Fince ve Çuvaşcanın atası saydığımız Pelasg (Ogur) dili ve Perslerin resmi dili olan Akhamenid Aramcası ve yine Perslerin diğer resmi dili olan Elamca, ve Partça dahil birçok kayıp dillerin, çivi yazısı veya Arami (Fenike) alfabesiyle yazılmış eski yazıtların ve / veya bu milletlerin krallarının ve asillerinin adlarının ve bazı eski coğrafi terimlerin tercüme edilerek, esasta Türkçe oldukları ispat edilmiş böylece Yunan ve Roma’nın temellerini kuranların Türk uygarlıkları olduğu ortaya çıkarılmıştır. Orta Asya’da ise az miktarda yazıtların incelenmesine rağmen Saka-Yüeçilerin, Sogd’ların, Eftalitlerin Türkçe konuştukları saptanmıştır.
Bu uzun tarih devresinde Türk dilleri ana yapılarını oldukça iyi korumuşlardır. En uç Türk dilleri olarak gördüğümüz Macarca ve Fince bile büyük miktarda yabancı kelimeler alarak lügatlerini şişirmelerine rağmen Türkçe olan gramer yapılarını korumuşlardır.

VIII. asır Göktürk yazıtlarının yeniden tefsiri ile o zamanki Orta Asya’da İpek Yolu üzerinde kökü eskilere dayanan yeni bir Budist Türk Devletinin varlığı keşfedilmiştir.
XIII. yüzyıl ‘Moğol’ dilinin ve bugünkü ‘Çuvaş’ dilinin müstakil birer Ural Altay dilleri olmayıp, karakterleri, yapıları, ve kelime hazineleri bakımından Türkçe birer dil oldukları gösterilmiştir. Büyük bir Türk dünyası içinde seyahat eden Marco Polo’nun bazı Türkçe kelime ve tabirleri ilk defa bu kitapta ortaya çıkarılmıştır.

Yakın zamanlarda Orta Asya’nın İsik Gölü civarında altın elbiseli bir Türk beyine ait kurganda keşfedilen bir gümüş kasenin üzerinde bulunan ve Göktürkçeye benzer bir alfabeyle yazılmış M.Ö. 5. asra ait iki satırlık bir yazıt yeniden tercüme edilmiş ve bu suretle eski Türk mezarlarında başka bir dünyaya göç eden bir beye refakat eden yakınlarının ‘gönüllü’ olarak ona katıldıkları tesbit edilmiştir.

Eser dört kısımdır. Bölüm 1 – 6, son 1400 yılın Türk dillerini ve uygarlıklarını kısaca incelemekte, bir anlamda yeniden keşfetmektedir. Bölüm 7 – 29), asıl mevzu olan ‘Kayıp Dillerin Çözümü’ ile ilgilidir. Bölüm 30 – 32, eski Türk diyalektlerinin Hint – Avrupa ve ve Sami dilleri dahil diğer bazı dillere tesirlerini incelemektedir. Bu arada eski Yunancanın başlangıçta kuvvetli bir ihtimalle Yunanistan’ın eski otokton halkı olan Pelasgların konuştuğu Ogur Türkçesi üzerine inşa edildiği, Greklerin tanrı ve tanrıçalarının adlarının ekserisinin Türkçe ile izah edilebileceği gösterilmiştir. Bölüm 33, birçok coğrafi isimlerin deşifre ve tercümesine hasredilmiştir. Eser bir sonuç yazısıyla tamamlanmaktadır.

Yeni olarak Türkçe kitabın 2. Bölümü’nde Tun-huang’da bulunan iki Türk-Tabgaç Yazıtı’nın tercümesi, 9. Bölümü’nde Etrüsk sayılarının yeni bir analizi, Perugia Cippus Yazıtı’nın tam metninin daha doğru olarak çözümü, yeni bir Hatip (Haranguer) yazıtının tercümesini, ve genelde Etrüskçenin çok daha ileri bir analizini, 11. Bölüm’de bir Lidya yazıtının ve meşhur Lemnos-Kaminia Yazıtı’nın çözümü, ve 16. Bölüm’de de ek olarak Melikishvili’den alınan 120 kadar Urartuca kelimenin etimolojisi yapılmıştır.

Eserden şu önemli sonuçlar da çıkarılabilir.

1. Kürtler ve Ermeniler tarafından ilk konuşulan dil farzedilen Yafes dili aslında bir Türk dilidir. Yafes, Sam ve babaları Hazreti Nuh birer Sumerlidir yani Türktür.

2. İlyada, Şehname ve Roma şairi Virjil tarafından yazılmış olan Aeneid adlı destanların ilk önce Türk dili ile yazılmış veya söylenmiş olmaları pek muhtemeldir. Truva ve İran – Turan savaşları büyük bir ihtimalle aynı milletin (Türkler’in) iki unsuru arasında geçen iç savaşlardır.

3. İlk Girit uygarlıklarını çok muhtemelen Türkçe – konuşan uygarlıklar yaratmıştır.

4. Kitabın İngilizce başlığında sadece bir nüans saklıdır. Buradaki Dünya, Sumerliler’in yakın dünyasıdır. Yani, bazılarının zannettiği gibi bütün diller Türkçeden doğmuş değildir. Bilakis, Sumer Türkçesinde bulduğumuz alıntı kelimeler gösteriyor ki Indo-Avrupa dili olan Farsça ve Sami dili Arapça da Sumerlilerin eski dünyasında mevcut idi.

5 .Arapça ve Latince dahil bütün eski alfabeler Arami – Fenike alfabesinden türemişlerdir. Göktürk alfabesi, bilhassa ince ve kalın ünlü ve ünsüz fonemleri belirleyen kendine özgün orijinal harfler eklemek suretiyle bu alfabeler arasında en mükemmeli olarak ortaya çıkar.
Bu bilimsel çalışma ile ortaya çıkan yeni, daha doğrusu asıl Türk kimliği, onu içine sindiren her Türk vatandaşının bugünkü ve yarınki yaşam tarzını düzenleyecek, Atatürk’ün hedeflediği çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkmamızda en büyük rolü oynayacaktır.

Değindiği Toprağı Yurtlaştıran Dil

Türk Dili

 “Bugünkü Türkiye Türkçesi, bir yandan Türklerin Anadolu’ya gelmeden önce yaşadıkları topraklardaki kültür birikimlerinin, bir yandan Anadolu’da gelişip aşağı yukarı 800 yılı geride bırakan bir yazı dilinin kavramlarım içeren, bir yandan da geniş örgütlü, üç kıtaya yerleşmiş bir imparatorluk olarak değişik kültürlerle ilişki kurmuş bir toplumun dilini yansıtan çok zengin bir kavramlar dünyasına sahiptir. Bilindiği gibi her ulusun dili, onun yaşadığı ortamın ve koşulların, o ulusun inançlarının, gelenek ve göreneklerinin, kısacası, maddi ve manevi kültürünün yansıtıcısıdır. Kültür, söz varlığını sürekli olarak besler. Kültürdeki değişmeler de kendini söz varlığında gösterir. Türkiye Türkçesinin söz varlığını besleyen kaynakların başında, tarih boyunca doğaya sıkı sıkıya bağlı, tarım ve hayvancılıkla geçinen, savaştan savaşa koşan Türk toplumunun maddi kültürü gelir…”(l)
 

Gazeteler, ilginç haber olarak değerlendirerek verdiler: Yazdığı tek kişilik oyununu Diyarbakır ve Tunceli’de oynamak için sahneye çıkan yazan halk tepkiyle karşılamış; oyunun sözlerini anlamayan halk salonu terk etmeye yönelince oyuncu yazar B, Türkçe konuşmak, oyunu Türkçeleştirmek durumunda kalmış. Bu haberden birkaç ay önce gene gazetelerde, Yozgat’ın bir kurt köyünde eğitmen olan Y.T.’nin, adını, abecemizde bulunmayan imcelerle yazmasından dolayı, öğrencilerince alay konusu edildiğini okumuştuk. İnsanın kendisiyle barışık olamaması, onu, bu tür anlamsız, gereksiz davranışlara sürükleyebiliyor. Bakıyorsunuz durup dururken adını, genellikle de soyadını değiştiriyor ya da adının, soyadının önüne, sonuna birtakım takıp takıştırmalar yapıyor, adını soyadını hepten değiştirenler de oluyor. Geçenlerde eski dostlar arasında 1938-44’lerin arkadaşlıklarından söz açılınca, bizim sınıfın ezberciliğiyle ünlüT.D.’yi anımsadım. Hiç kimse tanımadı. Ezberciliğini, köy muhtarı bilmem kimin oğlu olmakla övünmelerini anlatınca anımsadılar, ha, o mu, okuldan çıktıktan sonra adını soyadını değiştirdi, İ.H.A. olduydu, sonra da asılarak canına kıydı, dediler.

Zaman zaman kimileri bana da takılır, adın Arapça, soyadın Farsça, dille uğraşıyorsun, yabancı sözcüklere karşılık bulmak için çırpmıyorsun, adının, soyadının yabancı oluşundan rahatsız olmuyor musun, diye ya taş atarlar ya da doğrudan sorarlar. Bilindiği gibi Ali, daha doğrusu ‘alY Arapça oğul, erkek evlat, “dündar” ise Farsça ve gene Farsça olan “dümdar” sözcüğünün karşıtı. Selçuk ordu düzeninde dündar (öncü), dümdar (artçı) birer birlik terimi olarak kullanılmış. İlkokulda bana öğretmenlerimiz “Ünal” ı soyad olarak vermişlerdi. Eve gidince babam, soyadımızın “dündar” olduğunu söyledi. Öğretmenlerimin verdiği soyadını istemedi. Babam Osmanlı İmam hatiplisi olduğundan Arapça ve Farsçayı iyi biliyordu. Yaşamım boyunca da adım ve soyadım üstüne hiç düşünmedim. Ama, Müslümanlıktan önce atalarımızın kendilerini taş, kaya, gök, yıldız, güneş, ay, toprak, çiçek, kuş vb. doğa varlıklarıyla adlandırışlarını hep düşünmüşümdür. Hele J.H.Greenberg’ in “Türkçe, gerçek bir doğa ve matematik dilidir. Türkler Müslümanlığa bulaşmasalardı, Türk dilinin gücüne hiçbir dil ulaşamazdı.”(2) dediğini gördükten sonra, daha da çok düşündüm dilimizin adlandırma dizgesi üzerinde. Adlandırma deyip geçmemeliyiz. Adsal dizgenleştirme, bir bakıma dilin temel omurgalarından birini oluşturuyor; adlandırma yöntemleriyle oluşturulan düşünüş dizgelemelerinin de.

Bugün Türkçe bizim anadilimiz olmasının ötesinde çok güçlü ve değindiği toprağı yurtlaştıran / vatanlaştıran, dünya çapında yaygın bir anadil’dir. Yargıç olan kızımın Hakkari’nin Beytüşşebap (Farsça, gençler evi, gençlik yurdu vb. anlamlarına geliyor), ilçesinde görevli bulunmasından yararlanarak, o yörede konuşulan dil üzerinde küçük bir çalışma yapmıştım. Kendilerinin Kürtçe dedikleri altı yüz kadar sözcük içinde: Eski Türkçe “aggıl” Anadolu Türkçesinde ağıl, eski Türkçe ukuş, umuş Anadolu Türkçesinde yumuş, eski Türkçe’de “duğudu-tuğdu” Anadolu Türkçesinde düğün-tören, “aggır” Anadolu Türkçesinde ağır, eski Türkçede gukin-ökün, Anadolu Türkçesinde öğün, eski Türkçede öpkem, Anadolu Türkçesinde öfke vb. Türkçe kökenli sözcüklerin %27, Farsça sözcüklerin %63 oranında yer aldığım, kalan sözcüklerin Arapça, Süryanice, yedi kadarının kökeninin ise bilinemediğini saptamıştım. Kayseri’de “Kiçi Kapı”, Ankara’da “Kiçiören”(3) küçük, dar, daralmış, daraltılmış anlamlarına gelen önad tamlamalarında geçen “kiçi” sözcüğü ile, benim doğduğum beldede, Akkışla’da da halen kullanılmakta olan ve kar esintisi, esinti yığışması, kar kürtüğü, kum kürtüğü anlamlarım içeren, eskin-esgin biçimlerinde kullanılan sözcüğün Beytüşşebaplılar ağzında “esigin-esengen” biçimlerinde kullanıldığına tanık olmak beni çok sevindirmişti.

Rus, Bulgar, Macar, Çin ve kimi Ortaavrupalı dilcilerin yazdıklanyla tanık oluyoruz ki, Türkçe çok dallı budaklı bir dil, yer yüzünde çok yayılmış bir dil. Bugün Türkiye dışında 13 ülkede ve bir o kadar da değişik topluluklarda yazılan, konuşulan bir dil Türkçe; Ural-Altay dil ailesi yapılanmasının Altay kolunda başat anadil. Sağlam yapılı ve doğurgan bir dil olduğu için, Ortaasya’dan başlayan ve yüzyıllar süren yazısız, abecesiz göçler bile onu işlevsizleştirememiş. Yüzyıllarca Anadolu’da sahipsiz, yazısız, abecesiz kalmış; Arap ve Acem dillerinin, onların yazınsal- düşünsel- ekinsel baskılarının altında bile pes etmemiş bir büyük dil Türkçe. Binlerce yıl öncesinin birer toplum dili, inanç dili olan Sanskritçeye, İbranice ve Arapça’ya sözcük / kavram vermiş bir dil Türkçe. Prof. Dr. Arthur Jefery’nin 1938 yılında yaptığı “Kur’anda Arapça Olmayan Sözcükler” (4) adlı bir araştırmaya göre, Kuran’da Arapça olmayan Pehlevice, Ermenice, Akatça, İbranice, Süryanice vb. sözcüklerin yanında 19 adet de Türkçe sözcük vardır. Bu bağlamda Türkçe, yerleştiği toprakları yurtlaştırdıktan başka, yabancı dil ve dil kurallarına kendini kolay kaptırmadığı gibi, parça bölük oymak dillerini, aşiret jargonlarını ve toplum dili, ekin dili olmaktan uzak çobancaları kendi sağlam bünyesinde eritip dönüştürerek ekinsel / düşünsel egemenliğini duyumsatmış bir dildir Anadolu Türkçesi. Dünyada binlere yaklaşan dil’den yüzlercesi yok olup gittiği halde, 1923 devrimine değin, ardında din / inanç-tapınç ya da herhangi bir siyasal güç bulunmadığı gibi, yüzyıllarca birtakım dilsel, inançsal etkenlerin, sınır tanımayan siyasal erklerin baskısında bile dimdik ayakta kalabilmiştir Türkçe. İç dirikliğini kendi üreten ve matematiksel bir dizgeselliğe sahip oluşu, onu hep dış etkenlere karşı korumuştur.

Dilsever cumhuriyetçiler dimdik durdukları, aydınlanman aydınlar sayrılığa, bilinç yitimine uğramadıkları takdirde, Türkçe, aşiret ve topluluk j argonlarının, çobanlamaların üstesinden gelmesini bilecektir.

Ali Dündar

(1) Prof. Dr. Doğan Aksen, Türkçenin Gücü, s.50-51
(2) A’ pualitative Approach Tomorfological Typologi, s. 194
(3) Ankara’da Keçiören semtinin aslı “Kiçiören”dir
(4) Sözkonusu çalışmanın aslını Prof.Dr.Neşet Çağatay’da görmüştüm.