Türkçesi Varken

Türkçesi varken yabancı olan kelimenin kullanılmasına günümüzde oldukça sık rastlanıyor ve bu oldukça hızlı bir şekilde de yayılıyor. Peki, neden Türkçesi varken yabancı olan kelimeyi kullanıyoruz?

 
Yabancı dillere özenme; Osmanlı zamanında Farsçaya-Arapçaya, kısa bir süre önce Fransızcaya ve son 45-50 yıllık zaman diliminde ise İngilizceye kaymıştır. Bunun sebebi olarak bilim dilinin İngilizce olması gösteriliyor. Fakat olaya dikkatli baktığımız zaman bilim dilinin İngilizce olmadığı, aksine İngilizce gibi bir dilin bilim için hiç uygun olmadığını görüyoruz.

 
Farklı yöntemlerle kendi dilimizdeki kelimeleri unutmamız ve yerine yabancı kelimeleri kullanmamız sağlandı. Fakat artık yabancı kelime kullanmak toplum içinde bir fark olmaktan çıktı hatta artık bizler tarafından ayıplanır duruma geldi.
Günümüzde ‘Organisation’un Türkçesi ne?’ dediğimiz zaman karşılık olarak organizasyon. Ya da ‘ambulance’ ne demek? dediğimiz zaman ambulans cevabını alıyoruz. Dilimize yapışmış o kadar saçma sapan kelimeler var ki! Artık bunları dilimizden kazıyıp atmanın zamanı gelmiştir.
Anlaşılıyor ki şu anda Oktay Sinanoğlu hocamızın dediği gibi büyük bir uyanış vardır. Aşağıda günlük yaşamda sık sık karşılaştığımız ve kullanılmasının artık ayıp olarak gördüğümüz sözcüklere karşılık küçük bir sözlük hazırladım. Umarım dilimize yapışan saçma kelimelerin, dilimizden kazınmasında faydası olur.

 

  • Ambulans: Cankurtaran
  • Trend: Gidiş, Gidişat
  • Erozyon: Toprak Aşınması
  • Kabine: Bakanlar Kurulu
  • Medya: Yayın-Basın
  • Dizayn: Tasarım
  • Fast Food: Tez Yemek
  • Servis: Hizmet
  • Filtre: Süzgeç
  • Mobil: Gezgin
  • Termik: Isıl
  • Radikal: Aşırı
  • Brifing: Bilgilendirme
  • Miting: Toplantı
  • Politika: Siyaset
  • Market: Bakkal, Çarşı, Pazar
  • Star: Yıldız
  • Süper: Ülken, Üstün, Koca
  • Şanslı: Bahtlı, Bahtı Açık
  • Sosyal: Toplumsal
  • Sprey: Püskürteç
  • Deterjan: Arıtmaç
  • Fuel Oil: Yakıt Yağ
  • Petrol: Neft
  • Shopping Center: Alışveriş Merkezi
  • Stant: Tezgâh, Sergi
  • Bariyer: Engebe
  • Operatör Dr: Cerrah
  • Dekor: Süs
  • Üniversite: Evrenkent
  • Kampus: Yerleşke
  • Sponsor: Destekçi
  • Antik: Eski
  • Aktif: Etkin, Faal
  • Pasif: Edilgen
  • Galeri: Sergi
  • Spesiyal: Özel
  • Terör: Tedhiş
  • Terörist: Tedhişçi
  • Transfer: Aktarma
  • Defans: Savunma
  • Korner: Köşe
  • Enternasyonal: Uluslar Arası
  • Detay: Ayrıntı
  • Pozisyon: Durum, Konum
  • Reyting: Sıralama
  • Air Lines: Hava Yolu
  • Final: Son, Son Sınav
  • Vize: Ara Sınav
  • Lider: Önder
  • Alternatif: Seçenek
  • Legal: Yasal
  • Organize: Düzenlemek
  • Organizasyon: Örgüt, Topluluk
  • Deklarasyon: Beyanname
  • Ekonomi: İktisat
  • Prestij: İtibar
  • Doküman: Belge
  • Komisyon: Encümen
  • Komisyoncu: Aracı
  • Ambargo: Yaptırım
  • Sektör: Kesim
  • İzolasyon: Yalıtım
  • Agresif: Saldırgan
  • Operasyon: İşlem, Ameliye
  • Format: Biçim
  • Kompozisyon: Hitabet, Tahrir
  • Egzersiz: Alıştırma
  • Favori: As
  • Favori(yüzdeki): Duluk
  • Alarm: Uyarı
  • Otomatik: Öziş
  • Biyoloji: Dirilbilim
  • Sinema: Beyazperde

Metin Arıtürk


Selçuk Evrenkenti – İnşaat Mühendisliği

Türkçeye Nasıl Fransız Kaldık?

Benin, Burkina Faso, Kamerun, Merkezi Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kongo Cumhuriyeti, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Cibuti, Gabon, Guinea, Fildişi Sahili, Madagaskar, Mali, Moritanya, Nijerya, Ruanda, Senegal, Tago, Tunus ve Fas.

Sıraladığımız ülkelerin en belirgin ortak özelliği sorulmuş olsaydı, belki çoğumuzun aklına gelen ilk cevap “Bu ülkeler Afrika’da yer alıyor” olurdu. Evet doğru. Ama bir ortak özellikleri daha var ki, Afrika’da yer almak kadar belirgin ve ayırt edici: Frankofon ülkeler ailesine mensup olmaları.

Frankofon kelimesin aslı “La Francophonie.” Anlamı kısaca “Fransızca konuşan” demek. Uluslararası camiada “Frankofon Ülkeler” denilince, tıpkı yukarıdaki zikrettiğimiz ülkelerde olduğu gibi, 18 ülkede Fransızca resmî dil olarak kullanılıyor. Ayrıca 57 ülkede Fransızca ya ikinci dil, ya da yaygın olarak kullanılmakta.

Afrika’daki Fransızca konuşulan toplam yerleşim alanı ABD’den daha büyük. Bu ülkelerdeki toplam nüfus ise 254 milyon. Bu rakam ise çeyrek milyar insanın doğrudan veya dolaylı olarak Fransızcayı ortak iletişim aracı olarak kullandıkları anlamına geliyor. Kısaca bu kadar geniş bir alanın ve sayılmayacak kadar çok farklılıkların bulunduğu bir bölgenin ortak paydasını oluşturuyor Fransızca.

Kısaca “Frankofon” olma özelliği saydığımız bu ülkelerde yaşayan insanlar kendi öz dillerine “Fransız” kalmış durumdalar.

Peki ya biz?

Little Big, Big Star, Marko Delli, Conan Jeans, Lee, Weber Jeans ve Galila Restaurant, LC Waikiki, Rodi, Big Free, Tifanny, Cotton Shop, Benson Jeans, McDonald’s, Burger King, Pizza Hut, Domino’s Pizza, Carousel, Galleria, Capitol, Atrium, Carrefour, Groseri Market, Coiffeur Angle gibi telaffuzda bile zorlandığımız belki binlerce isim…

Rainbow Kasabı, Kadir Has Center, Dürüm Land, Cafe Beyzade, Galaxy Alışveriş Merkezi, Ev Shop, Yeşil Plaza, Vatan Computer gibi yarı Türkçe isimler…

CoonDra (Kundura), Mardini (Mardin), Velini (Veli), Efendy (Efendi), Eskidji (Eskici), Laila (Leyla), Kiosk (Köşk), Zift (Zift), Ramsey (Remzi) gibi Türkçeden bozma yabancı isimler…

Sakashi (Salih Kaya isminin ilk heceleri ile Japon malı havasını veren ‘shi’ eki), Yu-Ma-Tu (Yunus, Mahmut ve Tuncer isimli üç kardeşin isimlerinin ilk heceleri), BEMS (Baba, Emine, Mustafa ve Sabri isimlerinin ilk harfleri) gibi yabancı havası verilen isimler…

Sokaklarda, caddelerde gördüklerimiz, günlük konuşmalarımız, gazetemiz, dergimiz, yiyip–içtiğimiz pek çok şey yabancı. Ama bir gerçek var ki, biz artık o yabancı şeylere artık hiç de yabancı değiliz.

Yabancılaşma, artık hiç yadırganmaz durumda. Belki de kaçınılmaz veya sıradan görülüyor. Yabancılaşmanın veya gönüllü işgal altına girmenin temelinde yatan gerekçe veya gerekçeler hakkında epey madde sıralayabiliriz. Bizdeki yabancı hayranlığından, hayatın hemen her aşamasında yağmur misali karşımıza çıkmasına kadar yüzlerce sebep bulabiliriz.

Bu sebeplerin en önde gelenlerinden birisi, toplum olarak, bir şekildeki kullanımlarda çok istekli oluşumuz olsa gerek. Duyduğumuz yabancı bir kelimeyi kullanırken ilk birkaç denemede hafiften bir yabancılık çeksek de, çok geçmeden o kelimelerin Türkçe karşılıklarını unutuyoruz. Derken dildeki bu dönüşüm tabelalara da yansıyor. Tabelalar yabancılaştıkça, insanlarda daha fazla yabancı hayranlığı oluşuyor. Yabancı hayranlığı daha fazla yabancı kelime kullanmayı doğuruyor. Ve bir kısır döngü devam edip gidiyor. Şimdi bu kısır döngünün başladığı tarihlere doğru kısa bir seyahat yapalım.

İlânât

1838 yılında İngilizlerle yapılan Ticaret Sözleşmesi gereği, Osmanlı pazarlarına İngiliz malları hızla girmeye başladı. Kısa zamanda diğer Avrupa ülkeleriyle yapılan ticaret sözleşmeleri ile kumaşından işlenmiş derisine, mobilyasından züccaciyesine, hatta askerler ve devlet memurları için özel olarak üretilen kıyafetlere varıncaya kadar ürünler Osmanlı insanının önüne sunuldu. Adı geçen sözleşmeyle, Osmanlı toplumunu büyük bir pazar olarak gören Avrupalı tüccarlar, tıpkı Avrupa’da olduğu gibi Anadolu’da da bir tüketim toplumu oluşturmak için harekete geçmişlerdi. Bunun için Avrupa patentli ne varsa, gerekli-gereksiz demeden Osmanlı pazarlarına bu ürünleri taşımaya başladılar.

Avrupalı tüccarların kullandıkları en etkili yöntem o dönemlerde yayınlanan gazetelere reklâm vermek idi. O dönemin karşılığıyla “ilânât,” yani reklâmlar yoluyla kendi ürünlerini, üstelik kendi verdikleri isimlerle Osmanlı insanına çok geçmeden kabul ettirdiler. Piyano, çikolata, sigorta, mıknatıs, lokanta, vida, fanila, kablo, vapur, tiyatro, balkon gibi bize artık hiç yabancı gelmeyen kelimeler günlük hayatta sık sık kullanılmaya başladı. Hatta o günün insanlarınca bilinen “Medicamants Nouveoux” (Yeni İlâçlar) gibi ifadeler hiç çekinilmeden reklâmlarda kullanılıyordu.

Batılı tüccarların kendi ürünlerini tanıtmak ve markalarını zihinlerde yerleştirmek için o dönemde kullandıkları bir başka ilginç yöntem de mektupların kullanılmasıydı. Osmanlı topraklarındaki ticaretle uğraşan meslektaşlarına veya yakın dostlarına gönderdikleri mektupların üst kısımlarına, sattıkları ürünün ismi veya markasını da yapıştırıyorlardı.

Gazetelerden mektuplara kadar hemen her alanda Osmanlı sınırları içinde hızla yayılan yabancı ürünler ve markalar, yeni bir tabela kültürünü de ortaya çıkarmıştı. Vitrin camlarında, dükkânların tabelalarında gerek Arap harfleriyle, gerekse Latin harfleriyle yazılan isimler bambaşka bir dili günlük hayata yerleştirmeye başlamıştı. 19 Temmuz 1918 tarihini taşıyan ve İstanbul’da yayınlanan Yeni Mecmua isimli derginin, “Zavallı Türkçe” başlıklı başyazısında bu yeni dil şiddetle eleştiriliyordu. Yazı, belki o dönemin sadece Beyoğlu semtinde yaşananları aktarıyordu. Ama bugün ülkemizin kasabalarına, hatta köylerine varıncaya kadar gözlemlenen tabloyu aynen aktarıyor gibi. Bazı ifadeleri aktaralım:

“Bizim memlekette en az bilinen, sarfu nahvi her gün hırpalanan bir lisan varsa Türkçe’dir. Bunu mübalâğa mı zannediyorsunuz? O halde biraz etrafınıza göz gezdiriniz. Mağazaların yekpare iri camları üstündeki yazılı satırlara, duvarlara yapıştırılmış sarı, mor, pembe kâğıtlı ilânların kocaman harflerine… Beyoğlu’ndaki kibar moda mağazalarının ucuzluk ilânlarına bakınız.”

Reklâmlar yoluyla yeni teknolojiler ve yeni ürünlerle birlikte, Osmanlı toplumuna yeni anlayışlar, yeni alışkanlıklar, kısacası yeni yaşama biçimleri de gelmişti. Gelen bir şey daha vardı: Yeni bir dil.

Batılı tüccarlar ürünlerine olan güveni sağlayabilmek için, insanımızda o dönemlerde filizlenmeye başlayan Batı hayranlığını çok iyi kullandılar. Duvar kâğıtları, çatal-kaşık, dikiş makinesi, züccaciye, giyim-kuşam, yeni teknolojik ürünler reklâmlar aracılığıyla ballandıra ballandıra anlatılırken, bu ürünleri kullanmanın çok önemli bir saygınlık kaynağı olduğu vurgulanıyordu. Bir ürün tanıtılırken hangi ülkede üretildiği de mutlaka söylenenler arasındaydı. İngiliz veya Alman malı olduğu, Fransa’dan veya Amerika’dan getirildiği belirtilmeden geçilmiyordu. Artık insanlar aldıkları bir ürünü yakınlarına büyük bir gurur içinde, “Frengistan malı,” “nev icad,” “yeni icad,” “Avrupa işi” ve “dünyaca ünlü” gibi ifadelerle anlatmaya başlamışlardı. Ve artık görülen her bir yeni ürün “Vay be, adamlar ne güzel yapmışlar!” sözleriyle yâdedilir oldu.

Neler değişti?

Bir zamanlar yabancı isim ve markaları gazetelerde, duvar afişlerinde, dükkânların tabela ve vitrinlerinde gören insanımız, 1950 yılından itibaren radyonun yaygınlaşmasıyla daha fazla markayla tanışma fırsatı buldu. Tanıştığı her yabancı marka insanımızın Batı hayranlığını daha da arttırdı. Bu hayranlığa paralel olarak, lüzumlu–lüzumsuz ayırdetmeksizin daha fazla Batılı ürün piyasalara sürüldü. 1970’li yıllarda yavaş yavaş yaygınlaşan televizyon yayını yine aynı yönde hizmet etti. 24 Ocak 1980 tarihi, hem reklâmcılık açısından, hem de yabancı markaların daha da yaygınlaşması açısından çok önemli dönüm noktalarından birisi oldu. Bu tarihte alınan ekonomik kararlar çerçevesinde, ülke içinde yabancı yatırımların gerçekleşmesine yönelik önemli imkânlar sunuluyordu. Kısa zamanda pek çok yabancı firma Türkiye’de yatırım yaptı. İç piyasada daha fazla yer etmek isteyen bu firmalar basın yoluyla yoğun bir reklâm faaliyetine giriştiler. Bu yarış 1990’lı yıllarda hızla çoğalan özel televizyon kanallarıyla iyice kızıştı. Bu reklâm yarışına paralel olarak insanlardaki yabancı markalara olan hayranlığı, bu hayranlık da cadde ve sokaklardaki yabancı isimli dükkân, mağaza, market, kasap, saatçi, kırtasiyeci, ayakkabıcı ve daha pek çok satış yerini hızla arttırdı.

Türkçeye Fransız kaldık

Artık 2000’li yıllardayız. Yabancı marka hayranlığının ve kullanımının sonu ne zaman gelecek diye merak etme fırsatı dahi bulamadan, bu kez devreye internet girdi. Sokaklarda, caddelerde gördüklerimiz, günlük konuşmalarımız, gazetemiz, dergimiz, yiyip–içtiğimiz pek çok şey yabancı. Ama bir gerçek var ki, biz artık o yabancı şeylere hiç de yabancı değiliz.

Kaynak: www.velisirim.com

Türkçemiz ve Belediyelerimiz

Güzel Türkçemize sahip çıkılması konusunda Belediye Meclisleri tarafından ticarethaneler ve benzer kuruluşların Türkçe isim kullanmaları, mahalle, meydan, cadde ve sokaklara da Türkçe isim verilmesi hususunda tavsiye kararları alan ve TDK tarafından onurluk verilen belediyelerin listesini aşağıda görebilirsiniz. Karaman Belediyesi 1994 tarihinde böyle bir karar alma ihtiyacı hissetmiş, diğer belediyelerimizde takipcisi olmuşlar. Umarım en yakın zamanda bu ihtiyacı Türkçemizi kullanan tüm insanlar da hisseder ve sokak adları, kurum adları için diğer dilleri tercih etmenin ne kadar aykırı olduğunu, normal olanınsa anadilini bu toprakların dilini kullanmak olduğunu anlarlar. Tüm ülkede karar almaya gerek kalmadan Türkçenin kullanılır olmasını diliyoruz.

 

BELEDİYENİN ADI

BELEDİYE BAŞKANI

MECLİS TOPLANTISI
 TARİH ve KARAR

Karaman BelediyesiBoyabat/Sinop Belediyesi

Turgutlu/Manisa Belediyesi

Afyon Belediyesi

Konya Büyükşehir Belediyesi

Kırşehir Belediyesi

Gönen/Balıkesir Belediyesi

Kayseri Büyükşehir Belediyesi

Karayılan/Hatay Belediyesi

Keçiören/Ankara Belediyesi

Niksar/Tokat Belediyesi

Kocasinan/Kayseri Belediyesi

Erbaa/Tokat Belediyesi

Yalova Belediyesi

Afyon Belediyesi

Beypazarı Belediyesi

Nilüfer/Bursa Belediyesi

Milas Belediyesi

Hisarcık/Kütahya Belediyesi

Burdur Belediyesi

Malatya Belediyesi

Taşova/Amasya Belediyesi

Ermenek Belediyesi

Fethiye Belediyesi

Çanakkale Belediyesi

Kahramanmaraş Belediyesi

Ilgın Belediyesi

Amasya Belediyesi

Beldibi Belediyesi

Tokat Belediyesi

Erzincan Belediyesi

Karabük Belediyesi

Yaşar EVCENHasan KARA

Yasin HOŞBİLGİN

Erdal AKAR

Halil ÜRÜN

Metin ÇOBANOĞLU

Hayati KÖSE

Şükrü KARATEPE

Mustafa SARAÇ

Turgut ALTINOK

Ahmet Duran ÜNVERDİ

Bekir YILDIZ

Ahmet YENİHAN

Yakup KOÇAL

Hayrettin BARUT

Mansur YAVAŞ

Mustafa BOZBEY

Fevzi TOPUZ

Nihat HELVACI

A. Nejdet İLGÜN

Mehmet Yaşar ÇERÇİ

Özgür ÖZDEMİR

Uğur SÖZKESEN

Behçet SAATÇi

Ülgür GÖKHAN

Mustafa POYRAZ

H.Hüseyin AKINCI

İsmet ÖZARSLAN

İdris İSPİRLİ

Adnan ÇİÇEK

Mehmet BUYRUK

Hüseyin ERER

13.12.199407.09.1995/5

12.09.1995/1567

25.10.1995/172

07.11.1995/1376

16.05.1996/1

20.06.1996/27

10.07.1996/52

03.10.1996/40

08.01.1997/6

10.07.1997/559

11.06.1999/16

07.07.1999/44

15.10.2001/20-271

20.09.2001/623

13.08.2002/09

19.12.2002/153

21.03.2003/29

06.06.2003/14

06.06.2003/42

18.11.2003/16

07.02.2003/02

04.06.2003/29

16.06.2004/32

21.11.2005/368

03.04.2006/71

07.03.2006/1

07.02.2006/5

01.02.2006/10

03.05.2006/62

07.06.2006/110

07.06.2006/20

Denizli’de Tabelada Türkçe Zorunlu Oldu

Denizli Belediye Meclisinde kabul edilen İlan, Reklam ve Tanıtım Yönetmeliği ile her türlü pano, levha, tabela ve afişlerde Türkçe kelime kullanılması zorunluluğu getirildi.

Denizli Belediye Meclisi, temmuz ayı son toplantısında, 31 maddelik İlan Reklam ve Tanıtım Yönetmeliği’ni görüştü.

Görüşmeler sırasında, AKP üyesi ve Denizli Belediye Başkan Yardımcısı Osman Zolan, CHP üyesi Zafer Gönenç ve DYP üyesi Ümit Bahtiyar, Türkçe isim kullanılmasının zorunlu hale getirilmesi için önerge verdi.

Türkçe isimlerle ilgili 24. maddenin görüşülmesi sırasında Gönenç, kültür ve dil erozyonu yaşandığını, hastanelerin “hospital”, lokantaların “restoran” olduğunu belirterek, “Caddeden yürürken gördüğümüz levhaların çoğunda yabancı isim yazılı. Turistik bölgelerde ise Türkçe, İngilizce ve Fransızca kelimeler birbirine karışmış. Ayrıca yabancı kelimeleri de doğru kullanmıyoruz” dedi.

Denizli Belediye Başkanı Nihat Zeybekci de ortaya konulan gerekçelerin hukuka uygun olmasına dikkat edilmesi gerektiğini ifade ederek, “Mümkünse yabancı kelimeler olan tek levha, tabela, pano kalmasın. Dilimize sahip çıkmalıyız. Ama aynı zamanda hoşgörülü de olmalıyız” diye konuştu.

Konuşmaların ardından, 31 maddelik Denizli Belediyesi İlan, Reklam ve Tanıtım Yönetmeliği oybirliğiyle kabul edildi. Yönetmelik, yayınlandığı tarihten itibaren yürürlüğe girecek.

Yasak Getiren Madde

Türkçe ve Türk diline uygun olmayan kelimelerin pano, levha, tabela ve afişlerde yer almasını yasaklayan yönetmeliğin 24/4. maddesinde şöyle deniliyor:

“Tescilli markalar ile oda ve resmi kurumlarca bu yönetmeliğin yürürlüğe giriş tarihine kadar kayıt ve tescil edilmiş ticaret unvanları saklı kalmak üzere, bu yönetmelik kapsamına giren her türlü ilan, reklam ve tanıtım amacıyla konulan pano, levha, tabela, afiş ve benzerlerinde Türk dilinin, Türkçe sözcüklerin kullanılması zorunludur. Türk alfabesindeki 29 harf içinde yer almayan harfler ile Türk dilinin temel kurallarına aykırı yabancı kaynaklı sözcükler kullanılamaz.”

Türkçe tabelâ kararı alan belediyelerin tam listesi:

1. Karaman Belediyesi (12.1994).
2. Sinop Boyabat Belediyesi (09.1995).
3. Manisa Turgutlu Belediyesi (09.1995).
4. Afyon Belediyesi (10.1995).
5. Konya Belediyesi (11.1995).
6. Kırşehir Belediyesi (05.1996).
7. Balıkesir Gönen Belediyesi (06.1996).
8. Kayseri Belediyesi (07.1996).
9. Hatay Karayılan Belediyesi (10.1996).
10. Ankara Keçiören Belediyesi (01.1997).
11. Tokat Niksar Belediyesi (07.1997).
12. Kayseri Kocasinan Belediyesi (06.1999).
13. Tokat Erbaa Belediyesi (07.1999).
14. Yalova Belediyesi (10.2001).
15. Afyon Belediyesi (10.2001).
16. Ankara Beypazarı Belediyesi (08.2002).
17. Bursa Nilüfer Belediyesi (12.2002).
18. Amasya Taşova Belediyesi (02.2003).
19. Karaman Ermenek Belediyesi (06.2003).
20. Burdur Belediyesi (06.2003).
21. Kütayha Hisarcık Belediyesi (06.2003).
22. Malatya Belediyesi (10.2003).
23. Fethiye Belediyesi (06.2004).
24. Eskişehir Belediyesi (10.2005).
25. Çanakkale Belediyesi (10.2005).
26. Uşak Belediyesi (02.2006).
27. Antalya Beldibi Belediyesi (02.2006).
28. Tokat Belediyesi (05.2006).
29. Erzincan Belediyesi (06.2006).
30. Denizli Belediyesi (07.2006).
31. Muğla Ölüdeniz Belediyesi (07.2006).
32. Aydın Belediyesi (10.2006).”

Kanyon

Yasai katsu curry.
Ebi raisukaree.
Yaki udon.
Moyashi soba.

Nedir bunlar?
“Karateci” diyenler, bilemedi.

İstanbul’da yeni açılan Kanyon alışveriş merkezi var ya… Onun içindeki restoranlardan birinin mönüsü bu…
“Pilav, mantarlı tavuk, kabak” falan demek istiyor.

Merak ettim, gezdim Kanyon’u.
Amerika’da mıyız, Japonya’da mıyız, İtalya’da mı, anlamadım…
Türkiye olmadığı kesin.

Asabım bozuldu, sigara içeceğim.
Oturdum bir yere…
Şöyle yazıyor duvarda.
“Kahvelerimiz Peru orijinli, Villa Rica çekirdeklerinden hazırlanmaktadır.”
Aferin.

Garson yanaşıyor, sipariş vereceğim…
– Sıcak içeceklerden ne var?
– Espresso, decaffeinate, cappuccino, latte macchiato, cafe au lait, hot milk, hot chocolate, green tea, peppermint, chamomile flowers…
– Türk kahvesi yok mu?
– Maalesef.
– Su rica edeyim o zaman.
– Normal mi, San Pellegrino mu?
– Dizel olsun…

Abartmıyorum… Çıldırırsınız.

Mağazalara bakıyorum.
Havaya giriyor insan.
Şeytan diyor, dal içeri, “how much” diye sor…

Çünkü sağımda Angelo Nardelli, Bally, Bashqua, Carnevale, Perigot, Haaz.
Solumda Fornarina, Guess, So chic, Murphy&Nye, Patrizia Pepe, Swarovski.
Önümde Scabal, Thomas Pink, Birkenstock, Cesare Paciotti, Furla, Shisly.
Arkamda Mom-to-be, Only, Mandarina Duck, Vetrina, Kaloo, Via Pelle…

“Allahım ben neredeyim” diye düşünüyordum ki…
Sinemayı gördüm.
“Mars Cinema” yazıyor.
E Mars olabilir.
Başta demiştim… Türkiye olamaz.

Bu saatten sonra da, hiç kimse çıkıp, “tekstilimiz şöyle ilerledi, böyle atılım yaptı” filan demesin bana…
İlaç için bir tane Türk markası yok.
Sadece Başbakan’ın kankası, sponsor Remzi’nin mağazası var.
Onun da adı, Ramsey.

Özetle…
Hani hep konuşuluyor ya, “hayatımız ithalat oldu, cari açık patladı” diye…
Cümleten hayırlı olsun.
Cari açığın, artık alışveriş merkezi de var.

Kaynak: Yılmaz Özdil