Türkçeyi Londra da Konuşmak

Öz yurdunun dışında, ülkeye ve dile gönül veren insanlarla birlikte iken, bir dili konuştuğunuzda, özlem bir ölçüde azalıyor nedense. Bu anlamda dilin ayrımlı işlevlerinden de söz etmek yanlış olmasa gerek. Düşünmek için bile herhangi bir dile gereksinim duyduğumuz, her nedense çok kimsece bilinmez. Dilin yalnızca ağızdan çıkıp dışarıya dökülebildiği zamanlar var olduğu sanılır. Ana dilinin dışında ikinci bir dili konuşabilen insanlar daha iyi bilir bunu. Başka dilde düşünmek, sıkça başa gelen bir durumdur, birden fazla dil bilenler için.

İletişim evreninde dilin farklı işlevlerini irdelerken ortaya çıkan satır başlıklarını, paragraflara bölerek özetlemeye çalıştığımız düşsel yazılarımızı sürdürüyoruz.

İngiltere de geçen hafta dostlarla birlikte olduk. Ara sıra Türkiye ye gelseler de çok uzun yıllardır orada çalışan ve yaşayan Türk dostlarla.. Çevrelerine yabancılaşmış insanların bolca yaşadığı bir yer orası da. Alışılagelmiş standart karşılaşma sözcükleri ile sınırlı kalan, birbirlerinin dünyalarına girmeyen, başlıca yaşam biçimleri olan düzenli ve uzun çalışma, ve de yılda bir kez tatil yapma dışında çok fazla ayrımları olmayan gelişmiş (!) bir toplum var kısacası İngiltere’de de. Kalabalıklar içinde yapayalnız bireylerin kendi adacıklarında özgür yaşadığı tipik bir Avrupa ülkesi yani.

Yaşadıkları ülke televizyonunda, ülkemiz sporcularının, müzik ve bilim adamlarımızın, uluslar arası başarı haberlerini görünce, kendilerini tutamayıp ağladıklarını anlattılar. Uzun yıllardır ülke dışındalar. Çoğu çifte pasaport sahibi. Artık bulundukları ülkede de bir futbol takımı var tuttukları. ‘Kültür Şoku’nu atlatalı uzun yıllar olmuş sözün kısası. Ama Türkiye den gidenlerle birlikte olmak, Türkçe konuşmak, halâ pek çok hoşlandıkları bir etkinlik onlar için. Tanımlayamadıkları, anlatmalarını istediğimde çok da başarılı olamadıkları duygusal betimlemeleri, bu tür etkinliklerde gözle görülür, elle tutulur bir hale dönüşüveriyor neredeyse. Üzerindeki burukluğun hiçbir zaman tam olarak yok olmadığı doğum günleri, sünnet törenleri ya da nişan, düğün gibi mutlu anların yaşandığı toplantılar, her zaman Türkçe diyalog ve şarkılar eşliğinde, lakin hep bir yerlerden uzakta yapılıyor sanki.

Türkiye’de yaşayan “Yabancı”larda da sezmiştim daha önce, paylaştıkları benzer duyguları. Yalnızca Türkçe ile ilgili, ya da bize özgü değil yani konu. Yanılmıyorsam 1986 yılından bu yana Türkiye de çeşitli gazetelerde köşe yazıları yazan, içimizden biri haline gelmiş Andrew Finkel’i, Kumkapı’da İngiliz arkadaşlarıyla bir yemekte gözlemleme fırsatı bulmuştum. Ve şaşırmıştım. Ya da ilginç gelmişti diyeyim. Orada da, onlardan biri gibiydi. Özlem gideriyordu. Yurt özlemi su yüzüne çıkmıştı sanki. Masada yalnızca İngilizce konuşuluyordu.

Düşünebilmenin ön koşulu, herhangi bir dili bilmektir. Sağlıklı düşünebilmek ise, dili iyi bilmekle olasıdır. Dilin, başkalarıyla iletişim kurmak dışında, düşünmenin bir aracı olması, ana dilinde düşünmeyi sürdüren bireylerin yabancı ortamlardaki dirençlerinin artmasını sağlayıcı etki yapıyor. Bu yanı ile, neredeyse bir bireysel savunma mekanizmasına dönüşerek, kültür şokundan kaynaklanabilecek çöküntüyü önlüyor. Ancak öbür yandan da, içinde bulunulan ortama uyum sağlanması konusunda da ters etki yapan bir direnç niteliği sergiliyor. Bir başka biçimde söylersek, Londra’da Türkçe konuşmak, Türkiye’de Türkçe konuşmaktan ayrımlı etkiler yapıyor, konuşan üzerinde.

Yılmaz Ersöz
http://www.turkdilidergisi.com/98/ievren.htm

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir