Yedinci Gün Romanında Dikkat Çeken Yazım ve Dil Özellikleri ve…

İhsan Oktay Anar’ın Yedinci Gün adlı romanı İletişim Yayınlarınca 2012’de yayımlandı. Romanın ilk bölümü Baba’nın ilk sayfasından bir cümle:

“Ulu Hakanımız ilacını içtikten sonra Cenâb-ı Hakk’tan şifâ niyâz eyledi.” (s. 9)

Görüldüğü gibi, “Cenâb, şifâ, niyâz” sözcüklerinin ikinci hecelerine, o hecelerin uzun seslendirileceğini belirtmek üzere düzeltme işareti konmuş. Mevcut yazım kılavuzlarında bu sözcüklerde düzeltme işareti bulunmuyor. Bu böyleyken, yazım kılavuzlarının eski basımlarında “ilâç” biçiminde yazıldığını gördüğümüz sözcüğünYedinci Gün’de “ilaç” yazılmasına ne demeli?

Ulu Hakanımız”ı “ulu bakanımız” gibi seslendirmediğimiz besbelli. “Hakan” sözcüğü uzatma belirten işaretten yoksun yazılmış olduğuna göre, yazarın işaretler hususunda ilkeli ve titiz davranmadığını söyleyebiliriz. “Kitâp, civâr, sedâ, sefâ, günâh, esnâ, zâbit, zâten, gâyet, gâliba, evrâklar, kâidesiz, mahâlle…” gibi pek çok sözcük külahlandırılmışken koskoca “Cadde-i Kebîr’in” külahsız bırakılıp “Cadde-i Kebir”şeklinde yazılmasına ne demeli?

Ulu Hakanımızı külahsız bırakan yazarı “hakâret” (s. 190) imla ettiğinden “isâbetlibir iş” (s. 121) yapmamakla “ithâm” (s. 190) ederiz “bizzât” (s. 194). “Âkibet” (s. 84, 112) ile “akıbet” (s. 217) arasındaki farkı görmemize de kimse mâni olamaz!

Yedinci Gün’de aslında kısa okunması gereken birçok hecenin ünlüsü üstüne yersizve yanıltıcı düzeltme işaretleri konduğu görülüyor: “helâ-yı hûmayun” (s. 9 “helâ-yıhümâyûn”), “ferâhlatmak” (s. 13), “faciâ” (s. 9, 16. “Fâcia!), “hâtim” (s. 17, 40 “hatm,hatim), “azâmetli” (s. 29, 227’de “azâmet”, 232’de “azâmetfurûş), “sâlib” (s. 98 “salîb”,haç), “hâlef ” (s. 164 “halef ”), “mâiyet” (s. 189, 203. “maiyet, maiyyet”), “samimîyet” (s.214. “samîmiyet”), “hususîyet” (s. 216. “husûsiyet”), “ruhîyâtçı” (s. 225, “rûhiyâtçı”).

Kur’ân-ı Azîmüşşan’ı “Âzimüşşân” edebilen biri, sabaha karşı “hâtim duası” da okutur. (s. 74)

 

İbrahim Demirci’nin Türk Dili dergisindeki yazısından alınmıştır.

Özdeyiş (Vecize)

Aslında “imzalı sözlerdir” diye tanımlamam yeterli; çünkü atasözlerinden en önemli farkı budur özdeyişlerin. Adı üstünde, onlar da “öz”lü sözdür; ancak, söyleyeni bellidir.

 

Çoğu kez sınıfta tartışma açmak için sorduğum soruyu burada da sorayım: “Peki, söyleyeni belli olmazsa, unutulursa özdeyişlerin atasözüne dönüşme olasılığı var mıdır?”

 

Yanıtını da ben vereceğim mecburen: Vardır; üstelik yüksektir bu olasılık. Ancak bir de koşul vardır: imzasız, söyleyeni unutulmuş bir özdeyişin atasözüne dönüşmesi için hem biçimce, atasözü gibi akılda kalıcı, hatta ölçülü / uyaklı olması gerekir hem de halkın değer yargıları ve daha önce verilmiş anonim ürünlerle içerik açısından benzer özellikler taşıması.

Ziya Paşa’nın “Bed asla necabet mi verir hiç üniforma / Zerduz palan vursan eşek yine eşektir” ya da “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” gibi beyitlerindeki görüşler, “Kızını dövmeyen, dizini döver” diyen halkın değer yargılarıyla örtüşecektir; ama Ziya Paşa’nın terkibibendinde geçen bu türdeki söyleyişlerin orada dile getirildikten sonra mı yaygınlaştığı; yoksa zaten atasözlerinden mi alındığı çok da belli değildir. Bir de örneğin, Beethoven’in, “Güzel müzik, erkeklerin kalbini yakmalı; kadınların gözünü yaşartmalıdır.” özdeyişi, Beethoven tarafından söylendiği unutulsa da cıvıl cıvıl halk ezgileri yapmış bir toplumca, kendi eserlerini dışlama tehlikesi getireceği için benimsenmeyecektir. Aynı biçimde Nietzsche’nin, “Gençler, başınızın üstüne şu levhayı asıyorum: ‘Sert olunuz.'” özdeyişi de kendi çocuğunu, olası belalardan uzak tutmak için “Köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı demesi” yönünde uysallaştıran, “El öpmekle dudak aşınmaz.” diye eğiten bir halkın beklentisiyle örtüşmeyecektir.

 

Feyza Hepçilingirler – Türkçe Dilbilgisi


Deyim

En az iki sözcüğün kendi temel anlamlarını yitirerek, yeni ve soyut bir kavramı karşılamasıdır. Bu tanımdan çıkarabileceğimiz ipuçlarından (satır aralarını okumaktan) başlayarak deyimlerin özelliklerini sıralamaya çalışalım şimdi:
Tek sözcüklü deyim olmaz. Öyleyse tek bir sözcüğün “deyim anlam”ından söz etmek doğru değildir. Sözcüklerin oluşturduğu “deyimin anlamı”ndan söz edilebilir ancak.

Deyimi oluşturan sözcükler TA’ya (temel anlamlarına) bir biçimde bağlı olmakla birlikte, bütünüyle TA taşımaz.
Deyimin karşıladığı kavram, anlatılması güç, soyut bir kavramdır. Deyimi oluşturan sözcüklerin ise TA’ları somut. Öyleyse deyim, bir “somutlaştırma” olayıdır. (O zaman bir soru: Somutlaştırma ile ne farkı var deyimin? Çok basit. Somutlaştırma, tek sözcükle yapılır; deyim ise en az iki sözcük olmak zorundadır.)

 
Deyimlerin, özellikle Türkçe açısından bize gösterdiği kimi gerçeklere de şöylece bir baktıktan sonra özelliklerine geçeceğim. Deyim bilmeyen kişinin Türkçeyi bütün olanaklarıyla kullanmasından söz edemeyiz; çünkü deyimler, gerçekten Türkçenin önemli bir zenginliğidir. Ancak, Türkçenin deyim bakımından bu kadar zengin olması, bize aynı zamanda Türkçenin yoksulluğunu da göstermez mi? Halk (deyimi halk yapar), sözcük olarak karşılığını bulamadığı soyut kavramları karşılamak üzere oluşturur deyimleri, öyleyse Türkçenin en önemli zenginliği sayılan deyimler, aynı zamanda aydın ve sanatçılarımızın, Türkçenin soyut kavram gereksinmesini karşılamakta yetersiz kaldığının da göstergesidir.
Deyim, kaç sözcükten oluşmuş olursa olsun bir (tek) soyut anlamı karşılar.

 
Kalıplaşmıştır. Hem biçim olarak hem anlam olarak. Sözcükler kendi anlamlarından uzaklaştığı için, o deyimi bilmeyen kişi, sözcüklerden giderek deyimin anlamını çıkaramaz. Biçimsel kalıplaşma: Deyimi oluşturan sözcüklerin yerleri değiştirilemez. Deyim başka dile sözcük sözcük çevrilemez; dil içi çeviri bile yapılamaz. “Başı çekmek”: Önde gitmek, lider olmaktır. “Baş” ile “kafa” sözcükleri yakın anlamdadır; ama “baş” yerine “kafa” sözcüğünü koyarsak eski deyimle ilgisi olmayan, bambaşka bir deyim çıkar karşımıza: “Kafayı çekmek.” Bu yeni deyimin öncülükle değil içki ile ilişkisi vardır ancak. Anlamsal kalıplaşma: Deyim bir bütün olarak hangi anlama geliyorsa hep o anlama gelir. Kişilerin deyimi başka anlamda kullanma çabası, olsa olsa onların Türkçeyi iyi bilmediklerini kanıtlamaya yarar. “Etekleri tutuşmak” ve “etekleri zil çalmak” deyimlerinin ikisi de “acele, telaş” anlamı içerir; ama ilkinde bir panik durumu, ikincisinde ise sevinçli bir telaş anlamı gizlidir. Birbirine çok yakın bu iki deyim bile birbirinin yerine kullanılamaz.

 
Bir durumu, bir davranışı, bir duyguyu anlatır. En çok bu özelliğiyle atasözünden ayrılır.
Bir zamanlar halkın, sözü dinlenen kişileri tarafından yapılmış icatlardır. Halkın ortak malı olmaları, halkın ortaklaşa üretimi gibi algılanmamalıdır. Deyimi de ilk söyleyen birileri vardı. Ancak beğenilip yaygınlaştıktan sonra halkın ortak malı olmuştur deyimler; tıpkı anonim halk edebiyatı ürünü olan türküler, maniler gibi.

 
Halk tarafından benimsenecek, kullanılacak kadar beğenilmesi koşuluyla her an, yeni deyimler oluşabilir.
Çoğu “-mak, -mek”le bittiği için, kişiye ve zamana göre çekimlenebilir: “Saçı(mı/m) süpürge et(tim/ti/miş)” Ancak tümce biçiminde olan deyimler de vardır. “Atı alan Üsküdar’ı geçti.” gibi, “Gelen ağam, giden paşam.” ya da “Dışı seni yakar, içi beni.” gibi.

Fe Klavyenin Babası: İhsan Sıtkı Yener Kimdir?

Başlığa özellikle “Fe Klavye” yazdım ki “eff” şeklinde telaffuz edenler kendine gelsin. Acıkça itiraf etmem gerek ben de zaman zaman bu hatayı yapıyorum. İhsan Sıtkı Yener’i yıllardır bilir ve saygı duyarım. Sanırım memlekette adını duyan pek az kişi vardır. Medyanın, izlenme oranlarını arttırma kaygısı ile İhsan Bey’i kanaldan kanala davet edeceği günler geldi. Fe klavye tekrar gündemde ve adını hepimiz duyacağız. Mevcut hükumetin böylesi güzel bir olaya sebep olması şahsen beni sevindirdi. Fazla uzatmadan İhsan Bey hakkında kısaca bilgi vereyim. Yazının hemen altında konuk olduğu televizyon programlarından birini de izleyebiliyoruz.

1925 Afyon doğumlu; İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni 1946 yılında bitirmiş; aynı yıl 1946’da Sultanahmet Ticaret Lisesi’nde Stenografi, Daktilografi ve Meslek Dersleri öğretmenliğine tayin edildikten sonra 1957’de ABD’ye gönderilerek New York Üniversitesi’nde, “Business Administration” bölümünde Ölçme ve Değerlendirme’de master; 1958’de aynı üniversitenin “Business Education” bölümünde Eğitim Metotları, Araştırma-Geliştirme’de doktora yapmış. Türk dilinin özelliklerine uygun, standart bir yazı klavyesi ‘Fe Klavye’nin fikir babasıdır.

Sonunda! F klavye zorunlu olacak!

Sonunda doğru yolu bulduk. F klavye Türkçe yazımının olmazsa olmazlarındandır. Yıllarca kanuna aykırı bir şekilde bu ülkeye Q klavye girişine göz yumulmuştur. F klavyeli bir dizüstü bilgisayar bulmanız imkansıza yakındır. Yurt dışında üç kuruşa satılan cihaz ülkemize geldiğinde altı kuruş olur. Üstelik F klavye seçeneği yoktur.  Sonunda doğru yolu bulduk. Umarım sadece okul ve kamu kurumları ile kısıtlı kalmaz.

Okullar dahil kamu kurumlarında kullanılacak!

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ekrem Erdem, okul ve kamu kurumlarında F klavye kullanımını zorunlu kılmayı planladıklarını açıkladı.Sivas’taki temasları kapsamında genel başkanlığını yaptığı Dil ve Edebiyat Derneğinin şube başkanlığını ziyaret eden Erdem, bilgisayarda F klavye kullanımının yaygınlaşmasının önemli olduğunu söyledi.Okullarda F klavyeyi öğretmeye, kamu kurum ve kuruluşlarında da F klavye kullanmayı mecbur etmeye yönelik çalışmalarının olduğunu ifade eden Erdem, okul ve kamu kuruluşları dışındakilerin F veya Q klavye kullanabileceğini kaydetti.

Sayın Başbakan Yanılıyor

Başbakan Erdoğan, “(AKP) diyenler ne yazık ki demokratik noktadaki etik kurallara uymadan, siyasi etiği hiçe sayarak bunu edep dışı söylemektedirler. Bu kadar açık ve ağır söylüyorum. Çünkü bizim Yargıtay Başsavcılığı’nda olan kısaltılmış adımız AK Parti’dir. Herkes bunu böyle yazmaya mecburdur. Böyle yazmıyorsa bu edebe, adaba sığmaz.
Benim yasal olarak kısaltılmış adım neyse onu söylemeye mecbursun. O zaman iftira atıyorsun. Bizi olmadığımız şekilde gösteriyorsun. Olmadığımız bir isimle anmaya çalışıyorsun. Şüphesiz ki tabii bizim onlara saygımız olmaz” demiş.
Öyle demiş, ancak sayın başbakan yanılıyor; çünkü “Türkçe Dilbilgisi Kuralları” o adın kısaltma olarak yazılışının “AKP”, okunuşunun da “a-ke-pe” biçiminde olacağını belirtiyor!..

Sayın başbakanın partisinin “resmi” adı “Adalet ve Kalkınma Partisi” ise, bu adın Türkçe kısaltımı, onyıllardır yürürlükte olan “Türkçe Dilbiigisi Kuralları” uyarınca ancak “AKP” biçiminde olabilir.

Üstelik “Türkçe Dilbiigisi Kuralları” “AK Parti” biçimindeki bir adın da kısaltıldığında “AP” olacağını belirtiyor.

Çünkü, özel adlar ya ilk harfleri ya da tüm harfleri büyük olarak yazılırlar. Özel bir grafik uygulama-vurgulama dışında, hele “resmi” uygulamalarda hiçbir özel ad, keyfe göre ikinci harfi de büyük olarak yazılamaz.

Dilimizdeki ak-kara karşıtlığının çağrışım gücünden yararlanmak için yapılmış olan bu yaratıcı kurnazlık, bir seçim broşürü, afişi ya da tanıtım filminin karelerinde kullanıldığında hoşgörüyle karşılanabilir. Ancak resmi uygulamalarda, hele “seçim pusulası”nda “AKP” yerine “AK Parti” yazılışını kullanmak, sivil ya da resmi “ortak dil paydamız” olan “Türkçe Dilbilgisi Kuralları”na apaçık aykırıdır.

Sayın başbakanın “resmi” bir saptama yaptırarak, partisinin adını “AK Parti” olarak dillendiriyor ve dillendirtiyor olmasının, “Türkçe Dilbilgisi Kuralları” konusunda yeterince (örneğin bizim dönemimizin ortaokul Türkçe donanımı düzeyinde) bilgi sahibi kişiler için hiçbir geçerliliği olamaz.

Bu durum olsa olsa “Ben yaptım, oldu!..” anlayışının “yaratıcı ve kurnazca” bir örneği olabilir, o kadar!..

Türkçe dil bilinci olan dilseverler, Atatürk’ün kurup çalışmalarına yoğun biçimde katıldığı, yönlerdirdiği ve ölümünden sonra da “özerk” bir kurum olarak Dil Devrimimiz doğrultusunda çalışmalarını sürdürmesi, ulusal dilimizi koruyup kollaması için kalıtından (mirasından) pay bıraktığı Türk Dil Kurumu’nun yapısını ve Atatürk’ün kalıtını “hukuk dışı” bir yöntemle yok eden “12 Eylül Dönemi”ni tiksintiyle anıyor.

Üzülerek belirteyim: Bay Kenan Evren’in, MBK üyesi arkadaşı Tahsin Şahinkaya’nın (kendisinin Türkçe yetkinliğini belirten en küçük bir kanıt bile bulunmamaktadır) önerisini “1982 Anayasası”na sokuşturma becerisi, tam 26 yıldır tarihimizin utanç sayfaları arasındaki yerini koruyor.

Eğer o buyurganlık dönemi gibi bir dönemde değilsek, eğer Türkçe “keyfi” uygulamaların “resmi” onaylar bulabildiği bir yozlaşma döneminde değilse; başta Atatürk’ün kurduğu TDK’nin yerine “oluşturulan” AKDTYK – TDK olmak üzere, yeterince “Türkçe Dilbilgisi Kuralları” donanımı olanların bu konuda ”edep ve adap” çerçevesinde açıklama yapması ve bu “resmi” onaylı yanlışlığın yine “resmi” olarak düzeltilmesi gerekmez mi?..

Yanlış, “resmi onaylı” bile olsa “yanlış”tır, değil mi?..

Ne dersiniz; 26 yıldır “özerk” bir kurum değil, bir “devlet dairesi” olan AKDTYK – TDK’den bu konuda ses çıkar mı?

Rüştü Erata

Eski TRT Spikeri-Sunucu-Seslendirmen / İstanbul / 4 Haz. 09

Türkiye Cumhuriyeti’nin Okulları “Skoool” mu Olacak?

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bilgisunar sayfasına girdiğinizde “Türkçe”yi tıklarsanız ülkemizin adı Türkiye olarak çıkar, başka dilleri tıklarsanız “Turkey, Türkei…” vb. Bir ülke kendi adını uluslararası tanıtımlarında bile doğru yazamıyorsa ne demeli? Daha dün, Frankfurt Kitap Fuarı için hazırlanan “logo”da da ülkemizin adı, “Turkey” idi; bundan kimse rahatsız olmadı; bu konuda ne ses çıktı, ne yazı! Okumaya devam et Türkiye Cumhuriyeti’nin Okulları “Skoool” mu Olacak?

Yorumlar ve Türkçe

Yıllar önce bir hafta sonumu ayırıp hazırladığım bu minik sitecik beklemediğim bir ilgi gördü. İçeriğin tamamen TDK yazım kılavuzundan alınmış olmasına rağmen ziyaretçi sayısı oldukça yüksek. TDK tüm kılavuzu tek sayfaya doldurduğu için insanlar aradıklarını bulamıyorlar.

Üşenmemiş oturup tüm başlıkları ayırmış, ilgili kategorilere göre düzenlemiştim. Gelen yorumlardan anladığım kadarı ile güzel bir çalışma olmuş fakat şu yorumlar daha düzgün bir Türkçe ile yazılsa mutluluğum bir kat daha artacak. Türk diline bir faydası olur düşüncesi ile ayırdığım vaktin heba olduğunu düşünmeye başladım. Gelen yorumların çoğu küfür içerdiği için onaylamak istemiyorum. Yinede elimden geldiğince gelen her yorumu iyi veya kötü yayınlıyorum. Ortaokul ve lise öğrencileri için bulunmaz bir ödev geçiştirme kaynağı olmuş site : ) Hatta yazıların ne kadar uzun olduğundan yakınanlar var. Bir de bunlar yetmiyormuş gibi isimlerinin Japonca yazılışlarını inatla öğrenmek isteyenler…

Ne kadar dikkat etsem de hata yaparak kullandığım dilimiz umarım hak ettiği değeri görür önümüzdeki yıllarda. Yabancı dillerin, yabancı kültürün etkisi altında kalmadan daha düzgün konuşuruz.

Özetle şu densiz ve saçma yorumları göndermek için kendi vaktinizi de benimkini de boşa harcamayın lütfen.

Küpe Güvezi (Magenta)

İtalya’nın Magenta kentinin adı erguvan rengine çalan kızıl renkteki boyanın da adı olmuştur. Bu boya 1859 yılında bulunmuştur. O yıl İtalya’nın Magenta kentinde Avrupa’da yankılar uyandıran bir vuruşma olmuştur. Bu vuruşmanın anısına o yıl bulunan boyaya magenta denmiş, zamanla bu ad o boyanın rengini de tanımlar olmuştur (23). Bu söz daha çok Anglosakson yazınında kullanılmaktadır. Dirgerlik(ıp) dilinde de yer almaktadır (8,22); çünkü, adı geçen boya çok kullanılan bir dokuyla mikrop boyası olup bununla boyanın doku kesitleri mikroskop altında yine o renkte gözükmektedir. Dirgerlik dışındaysa sözcük basımcılık kesiminde yaygın olarak macenta söylenişiyle kullanılmaktadır; çünkü bu renk çağdaş basımcılık uygulayımında sarı, gök, kara, akla birlikte beş ana renkten biridir. Çağdaş basımcılıkta kızıl ana bir renk sayılmamakta, macentayla sarının karıştırılmasıyla elde edilmektedir. Bununla birlikte bu söz genel sözlüklerimize girmemiştir. Boyanın ençok kullanıldığı dirgerlik dallarından biri olan patolojide bu rengin tanımında güçlük çekilmekte, uğraştaşlarımız mikroskop altında değişik ayrıltıları gözüken bu rengi, yaklaştığı bileşenlerine göre pembe, kırmızı, mor sıfatlarıyla tanımlamayı yeğlemektedirler. Bu renge özgül bir ad yakıştırmak isteyenler, gerçekte parlak pembe anlamına gelen çingene pembesi sözünü kullanmaktadırlar.

Biz sözlüğümüzde bu rengin karşılığını güvez olarak vermiştik (22). Bunda , dayanağımız çoğu sözlüklerde güvezle magentanın tanımlarının örtüşmesi olmuştu. Redhouse’un 1950 basısında İngilizce magenta “morumsu kırmızı boya veya renk” olarak tanımlanmıştır (15). Adı geçen sözlüğün 1972 basısında bu tanımın yanına Türkçe karşılık olarak galibarda sözü verilmiştir (17). TDK’nun Türkçe sözlüğünde Türkçe güvez sözü “mora çalan kırmızı” olarak tanımlanmıştır (2). Bu tanım adı geçen sözlükte galibardayla bordo sözlerinin karşılığında da verilmiştir.    Bugün için bu sözlerden dilimizde en yaygın olarak bilineni bordodur. İngilizce’nin en büyük sözlüğü olan Webster’de gerek macenta sözü, gerekse bordonun Ingilizcesi olan claret sözü “erguvana çalan kızıl” anlamına gelen purplish red biçiminde tanımlanmışlardır (23). Bu bilgilerin ışığında adı geçen sözü bordonun eşanlamlısı olarak düşünüp karşılığını güvez olarak vermiştik; ancak, macenta sözüyle tanımlanan rengin bordoya oranla daha açık olması, bu kavramın güvezle eşanlamlı olmayıp onun açık bir ayrıltısı olduğunu düşündürmesi, konuyu daha derinlemesine ele almamızı gerektirdi. Bu arada kavrama kimi sözcüklerde tanımladığı renge daha uzak kalan sıfatların yakıştırıldığını gördük. Örneğin Hornby’nin İngilizceden İngilizceye sözlüğünde magenta “bright crimson” olarak tanımlanmakadır (11). Bu, parlak karmen anlamına gelmektedir ki, dilimizde tavşankanı olarak tanımlanan kızıl ayrıltısıdır.

Redhouse ile Okyanus Türkçe sözlükte   tavşankanının Ingilizcesi   bright carmine olarak verilmiştir (16, 21).   Carmine ile crimson eşanlamlı olup Arapça kırmızî den bozmadır (23). Ülkemizde karmen adıyla bilinen bu renk kızılın koyu bir ayrıltısı olup mora veya erguvana çalması söz konusu değildir. Kızılın bu ayrıltısının Türkçe karşılığını sözlüğümüzde.aldak olarak önerdik (22). Macentanın eşanlamlısı olan galibardanın ingilizce karşılığı Redhouse’da bright scarlet olarak verilmiştir (16). Bu, parlak al anlamına gelmektedir. Al, parlak kızıl anlamına gelmektedir. Dolayısıyla zaten parlak bir ayrıltıyı tanımlayan al adının başına parlak sıfatının getirilmesi bize uygun gözükmemektedir. Ayrıca alın mora veya erguvana çalması söz konusu değildir. Okyanus Türkçe sözlükte galibarda sözü mora çalan kırmızı olarak tanımlanmakla birlikte İngilizcesi yine bright scarlet olarak verilmiştir (21). Dolayısıyla tanımla karşılık çelişmektedir. Bunun, Redhouse’un bilgisinin eleştiri süzgecinden geçirilmeksizin aktarılmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bu veriler, kavramın gerek ülkemizde, gerek dünyada iyi bilinmediğini, bu konudaki bilgilerin bulanık olduğunu göstermektedir.

Konu üzerindeki görüşlerini aldığımız ünlü kapak ressamı Sn. Sait Maden macentanın az erguvana çalan al olduğunu, ala biraz erguvan eklemekle elde edildiğini belirtmişlerdir. Dolayısıyla Webster’in kırmızı erguvanî (purplish red) tanımı bu renk için olmakta, bordo için olmamaktadır. Konuya açıklık getirmek için mor ile erguvan rengi kavramlarına da açıklık getirmek gerekmektedir. Şemsettin Sami moru güvezle gök arası bir renk olarak tanımlamaktadır (19). Dolayısıyla kızılla mor arası bir rengin adı olan güvez sözü dilimizde başka renklerin tanımında bile kullanılan anaç bir kavramdır. Moru, daha açık bir deyişle, kızılla gök arası biçiminde tanımlayabiliriz. Erguvan rengi eflatuna çalan al, eflatun açık mordur (2). Dolayısıyla macentanın bileşiminde al, gök, ak bulunmakta, bunlardan al ağır basmaktadır. Başka bir deyişle al ağırlıklı, al-mor-pembe karışımıdır.

Bu renk doğada küpe çiçeği adını taşıyan çiçekte bulunmaktadır (2). Bu çiçeğin Latince adı fuchsiadır (8). Bu söz ayrıca bu çiçekleri taşıyan bitkinin de adıdır. Bitkinin cins adı Fuchsia (2). örnek tür adı Fuchsia speciosa Hort. ile Fuchsia hybrlda Voss.tur (4, 22). Birçok başka türleri de vardır (21). 16. yy’da Alman bitkibilimcisi Leonard Fuchs’ça bulunmuştur (8). Adını ondan almaktadır. Çiçeklerinin rengi al-erguvan-pembe arasında değişmektedir. İlginçtir ki son yıllarda macenta kozmetikle giyimcilikte bu çiçeğin adının Fransızca ile İngizlicedeki okunuşu olan füjye adıyla bilinmektedir. Fuchsia sözü batı dillerinde de macenta anlamında kullanılmaktadır (23). Özellikle çok tutulan bir dudak boyası rengidir. Bu söz de macenta gibi Türkçe sözlüklere daha girmemiştir. Bu veriler ışığında gerek renk, gerek boya anlamına gelen macentanın Türkçe karşılığını küpe çiçeğine özgü güvez anlamına gelmek üzere küpe güvezi biçiminde düzeltme gereğini duyuyoruz.

Yukarıda bu rengin Türkçe sözlüklerde geçen adının  galibarda olduğunu belirtmiştik.  Bu söz İtalyan devrimcisi General Garibaldi’nin adından bozmadır. Adı geçen paşayla gönüllüleri küpe güvezi gömlek giyerlermiş (21). Bu renge bu yüzden Garlbaldi kırmızısı (rouge garibaldien) da denmektedir (21).   Bu söz Şemsettin Sami’nin Kamus-u Türkî’sinde geçmektedir (19). Dolayısıyla dilimize 20. yy’da girdiği anlaşılmaktadır. TDK’nın Türkçe Sözlük’ünün 1945 yılında yayımlanan ilk basısıyla Redhouse’un 1950 basısında galibarda sözü yalnızca boya adı olarak yer almaktadır (1, 15). Redhöuse’da fuchsin başlığı altında adı geçmekedir (15). Çağdaş sözlüklerdeyse renk adı olarak yer almaktadır. (2,16, 21). Bu veriler bu sözün dilimize önce bir boya adı olarak girdiğini, daha sonra renk adı ağırlıklı olarak kullanıldığını, şimdilerdeyse yerini kozmetikle giyimcilikte füjye, basımcılıkta, dirgerlikte macenta sözlerine bıraktığını, bu sürecin daha sözlüklere yansımadığını, bu yüden füjyeyle macenta sözleri daha sözlüklerimize girmemişken galibarda sözünün de sözlüklerde varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Bu boşluk Türkçe küpe güvezinin önünü açabilecek bir kapıdır. Garibaldi kırmızısı sözünden esinlenerek küpe güvezinin eşanlamlısı olarak paşa güvezi sözünü yine hem renk, hem de boya adı olarak öneriyoruz.

Yukarıda, macentanın Webster’de kırmızı erguvanî anlamına gelen purplish red biçiminde tanımlandığını belirtmiştik. Gerçekte bunun eksiksiz çevirisi erguvanî kırmızıdır; ancak bu söz erguvan kırmızısıyla birlikte erguvan renginin eşanlamlısı olarak kullanılmakta, yani erguvana özgü kızıl anlamına gelmektedir. Oysa yukarıda anlatılmak istenen erguvana çalan kızıldır. Dolayısıyla kırmızı erguvanî biçiminde aktarabiliyoruz. Erguvan rengi başta Romalılar olmak üzere birçok ulusların ilgi gösterdiği çekici bir renk olmuştur. Yukarıda da belirttiğimiz üzere eflatuna çalan aldır. Bu renge bütün dillerde kızıl, mor, güvezden ayrı bir kavram olarak yer verilmiş, ana renklerden birinin ayrıltısı olarak değerlendirilmesi gerektiğinde kızıla sokulmuştur. Yunancası porphyra, Latincesi purpura, İngilizcesi purple, Almancası pürpürrot, Osmanlıcaları firfirî ile erguvanîdir. Doğada erguvan adlı bitkinin çiçekleriyle Latince adı purpura olan bir salyangoz çeşidi (çöten kurtlangıcı) bu renktedir. Divanü Lûgat-it Türk’te de yer alan eski Türkçe karşılıkları yipin, yipkil,yipkindir (5,7,12, 22). Birde Divanü Lûgat-it Türk’te bu anlamda geçen bir bayın sözü vardır ki (7,12), Clauson bunun yipinin yanlış yazılmış bir biçimi olduğu kanısındadır (5). Bu bilgiler ışığında renk adı olarak küpe güvezinin bir başka eşanlamlısının kızılyipin olmasını öneriyoruz. Adı geçen rengin kızıl bileşeni al olduğundan alyipin sözü de bu bağlamda bir başka seçenek olarak sunulabilir.

Bir boya adı olarak macenta daha çok fuchsin adıyla bilinmektedir. Adını yine küpe çiçeğinden almaktadır. Yukarıda belirttiğimiz üzere galibarda, Garibaldi kırmızısı sözleri bu anlamda da kullanılmaktadır. Küpe güvezi sözü bu anlamın da karşılığıdır. Paşa güvezi sözü yine bu anlamın da eşanlamlısıdır. Fuchsin sözünüyse dilimize küpe boyası olarak aktardık (23). Macentanın bu anlamlarının eşanlamlıları rosein, rubin, solferinodur. Bunları dilimize aktarmayı uygun bulmadık; çünkü pembe, kızıl gibi başka renkleri tanımlamaktadırlar.

Bu anlamdaki macentanın başlıca çeşitleri magenta l, II, III, 0’dır. Bunlardan ilki daha çok rozanilin olarak bilinmekte olup karşılıkları alçivitin (22) ile küpe güvezi l’dir. İkincisi küpe güvezi ll’dir. Üçüncüsü daha çok Isorubin olarak bilinmekte olup karşılıkları yeni küpe güvezi (new fuchsin), küpe eşgüvezi, küpe güvezi lll’tür. Sonuncusu daha çok pararozanilin olarak bilinmekte olup karşılıkları karşıalçivitin, küpe güvezi 0’dır.

Fuchsin sözünün türevleri fuchsinophil, fuchsinophilia, füksin cisimcikleri, füksin jelozu olup karşılıkları güvezcil (22), güvezcillik (22), güvezcik (22); küpe güvezi donduruktur.

Küpe güvezi teriminde geçen güvez sözünün köküyle anlamı, bu sözün tanımladığı kavramın kapsamına da bir açıklık getirmemiz gerekmektedir. Bu söz gök kökünün sonuna -ez eki getirilerek oluşturulmuştur (3, 9, 10). Raesaenen’e göre alakızıl, koyu, karaca anlamlarına gelmektedir (14). Besim Atalay’a gore gögez gök rengine çalan, mavimsi demektir (3). Hatiboğlu’na göre gök rengine çalan mavimsi, mora çalan kırmızı demektir (10). Eyuboğlu’na göre morla kızıl arası olandır (9). Ögel’e göre güvez, gövez morumsudur (13).

Tarama sözlüğünde güvezi biçiminde geçen sözcüğün yeşilimsi, morumsu anlamlarına geldiği belirtilmiş, kaynak olarak’ 15. yy’da yaşadığı anılan Ebülfazl Hubeyş-üt-Tiflisî’nin “Kanun-ül edeb fi zabt-ı kelimat-il-Arab” adlı Arapça-Farsça sözlüğünün 18. yy’da Müstakimzade Süleyman Sadüddin.Efendi eliyle yapılan Türkçe çevirisi gösterilmiştir (20).

Derleme sözlüğüne göre gövezi, göğezi, gövez, güvez, güvezi sözleri Artvin, Aydın, Balıkesir, Burdur, Denizli, Eskişehir; Kastamonu, Kırklareli, Konya, Kütahya, Muğla, Samsun, Yozgat illerimizde koyu kırmızı, vişne çürüğü renk anlamına gelmektedir. Güvez sözü Çanakkale, Çorum, Manisa; Sinop illerimizde yeşille mor arası bir renk anlamına da gelmektedir (6).

Şemsettin Sami’ye göre güvez “koyu ve az mora çalan kırmızı”dır (19). Steuer-wald’e göre mora çalan koyu kırmızıdır (18). Redhouse’a göre koyu kırmızı, mordur (16). TDK’nun Türkçe sözlüğünde mora çalan kırmızı olarak tanımlanmaktadır (2). Türkçe sözlüklerin hepsinde yer aldığını gördüğümüz bu Türkçe sözcük son yıllarda konuşma dilimizde yerini Fransızca bordo sözüne bırakmaya başlamıştır. Dolayısıyla bu öz üzerinde de durmamız gerekmektedir.

Bordo sözü Fransa’nın Bordeaux limanının okunuşudur. Adıgeçen yere özgü şarapla bu şarabın rengini tanımlamaktadır. Bu renge ayrıca şarap tortusu rengi de denmektedir (2, 21). İngilizcesi claret ile claret red dir (16). Dar anlamda güvezin, bordo şarabının rengine uyan belirli bir ayrıntısını tanımlayan bu söz geniş anlamda mora çalan kızılın bütün ayrıntılarını kapsamaktadır. Osmanlıca şarabî dir (18,21). Gerek bu söz, gerekse bunun günümüzde kullanılan biçimi olan şarap rengi sözü bordonun her iki anlamının yanı sıra mora çalmayan şarap kızılını da tanımlamaktadır (2, 16, 18, 21).

Bir renk adı olarak bordonun bir eşanlamlısı bordo kırmızısıdır. Dirgerlik dilinde bu söz daha çok serazin adıyla bilinen bir boyanın adıdır (8). Serazin sözü kiraz anlamına gelen Latince cerasus sözünün türevidir. Rumcadan bozma kiraz sözünün karşılığını sözlüğümüzde kuş eriği olarak verdik (22). Bu, Latincesi olan Prunus avlumun çevirisidir (4). Serazine de kuş eriği boyası dedik (22). Bordo kırmızısının çevirisi olarak çakır güvezi sözünü bunun eşanlamlısı olarak öneriyoruz. Burada çakır sözü Arapça şarabın karşılığıdır (22). Çakır güvezi sözü ayrıca dar anlamdaki bordo renginin de karşılığı olabilir. Bordo şarabına da güvez çakır denebilir; çünkü, bu şarap dışında kalan kızıl şaraplar şarap kızılı veya fes rengi adıyla bilinen koyu kızıl renklerdir. Güvez renk bordo şarabına özgüdür.

Yukarıdaki bilgilerden Türkçe güvez sözünün eski kaynaklarda halk dilinde mora, göke veya yeşile çalan çeşitli renkleri tanımladığını, genel dilimizdeyse dar anlamda mora çalan koyu kızıl, geniş anlamda mora çalan kızıl anlamına geldiğini görüyoruz. Sözcüğün geniş anlamının izgesini çıkaracak olursak kızıl-mor-erguvan üçgeni içerisinde kalan ayrıltıları kapsadığını görürüz. Bu izge içerisinde yer alan belli başlı ayrıltılar açıktan koyuya doğru küpe güvezi, saray kırmızısı, mor karmen, çakır güvezi, vlşneçürüğüdür. Bunlardan küpe güvezi erguvana çalan al, saray kırmızısı mora çalan al, mor karmen mora çalan karmen, çakır güvezi mora çalan şarap kızılı, vişneçürüğü mora çalan vişne rengidir.

Şarap kırmızısı içine biraz mor katılarak parlaklığı giderilmiş al olup Osmanlı sarayında çok sevilen bir renkli (21). Soylu bir renk sayılmaktadır. Farsça saray sözcüğünden kurtulmak için bu ulusal rengimize türk güvezi denebilir.

Mor karmen Türkçe sözlüklerde adı geçmeyen bir güvez ayrıltısı olup İngilizcesi viole carminedir (23). Kan rengiyle şarap kızılı arası koyu kızıl olan karmenle menekşe rengi arasındaki renktir. Yukarıda karmenin Türkçesinin aldak olduğunu belirtmiştik. Buna Aldak güvezi denebilir.

Vişneçürüğü, kızılın en koyu ayrıltısı olan vişne rengiyle mor arasındaki renk olup güvezin en koyu ayrıltısıdır. Sözlüklerimizin çoğu bu rengi açıkça tanımlamaktan kaçınıp çürük vişne rengi olduğunu söylemekle yetinmektedirler (2, 21). Redhouse’da İngilizce    erguvani ala  anlamına gelen purplish brown olarak verilmiştir (16). Okyanus Türkçe sözlükte de İngilizcesi böyle verilmiştir (21). Steuerwald’de Almancası gökçekızıl (blaeulisch-rot), kızılca mor (rötlisch-violett) olarak verilmiştir. Bunların hiçbiri bu rengi doğru olarak tanımlayamamaktadır. Slavca vişne sözünden kurtulmak için bu renge çürük güvez denebilir. Güvezin en koyu ayrıltısı olduğunu vurgulamak için karagüvez de denebilir.
Doç. Dr. Süreyya Ülker

Marmara Ü. Tıp fakültesi Patoloji ABD

Kaynak: http://www.turkdilidergisi.com/

6. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları Ödül Töreni

Dünya Türkçe konuşuyor     
6. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları, dün İstanbul’da düzenlenen muhteşem bir ödül töreniyle sona erdi. 110 ülkeden, her renk ve kültürden 550 öğrencinin ortak bir dilde buluştuğu olimpiyatlar, Türkiye’nin gurur tablosunu oluşturdu.  Şampiyonlara ödüllerini Meclis Başkanı Köksal Toptan, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin ve Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’in de aralarında bulunduğu seçkin davetli topluluğu verdi.

Yaklaşık bir aydır Anadolu’nun değişik yerlerinde yaşanan final heyecanı yerini Türkçe sevdalılarından ayrılmanın burukluğuna bırakırken, şiir, şarkı ve folklorla birlikte 13 dalda zirveye çıkan öğrenciler, bütün dünyaya barış mesajı gönderdi.

Şampiyonlara ödüllerini Meclis Başkanı Köksal Toptan, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin ve Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’in de aralarında bulunduğu seçkin davetli topluluğu verdi.

Başbakan Tayyip Erdoğan ise törene katılamamanın üzüntüsünü, partisinin Kızılcahamam kampında dile getirdi. Türkçe Olimpiyatları’nın medeniyetler ittifakı ve barış açısından önemine dikkat çekerken, “Dünyanın değişik ülkelerinde Türkçe konuşanları gördükçe iftihar ediyoruz.” dedi.

Alkışlar Türkçenin yıldızlarına
Bu yıl 6.sı düzenlenen Uluslararası Türkçe Olimpiyatları’nın gala gecesi muhteşem bir finale sahne oldu. Dili, dini, rengi ve ırkı farklı 110 ülkeden 550 öğrenci Türkçede buluşurken, dünyaya da barış, kardeşlik, sevgi ve hoşgörü mesajları verdi. İstanbul Gösteri Merkezi’ni dolduran binlerce insan da Türkçenin şampiyonlarını alkış yağmuruna tuttu. Kemal Gülen ile Ebru Gediz’in sunduğu ödül gecesi, saygı duruşu ve İstiklal Marşı’nın okunmasıyla başladı.

Programın açılış konuşmasını yapan Tertip Komitesi Başkanı Prof. Dr. Mehmet Sağlam, Türkçenin bir sevgi ve hoşgörü dili olarak dünya dilleri arasındaki yerini almasını istediklerini dile getirdi. Öğretmenlerin, akıncı ataları gibi dünyanın her tarafına gittiklerini ifade eden Sağlam, “Bunlar kalem tutan akıncılar. Her gittikleri yerde destanlar yazdılar, dünyanın beş kıtasında yüzlerce okul kurdular. Bunların Türkçe ve ülke sevdası ile ahlak timsali yaşantıları dünyaya örnek oldu, her gittikleri ülkede saygı sevgi ve itibar gördüler.” dedi.

Tanzanya, Makedonya, Vietnam ve Moğolistanlı öğrencilerden oluşan Olimpiyat Halk Dansları Topluluğu’nun halay, semah, karşılama, türkü, teke ve zeybekle iç içe sergilediği Anadolu mozaiği oyunu büyük beğeni topladı. Yasin İlhan yönetimindeki her milletten çocukların oluşturduğu Olimpiyat Korosu, birbirinden güzel şarkılarla davetlileri adeta büyüledi. Dünya çocuklarının oluşturduğu Dünya Korosu, “Biz dünya çocuklarıyız, bir ağacın dalıyız, evreni kucaklayan, sevgi ile barışız” mesajı verdi. Kenya’dan olimpiyatlara katılan Samuel’in Cem Karaca’dan söylediği ‘Allah Yar’ şarkısı yoğun alkış alırken, Kamboçyalı öğrencinin söylediği ‘Çile Bülbülüm Çile’ şarkısına seyirciler hep birlikte ‘Allah’ dedi. Senegal halk oyunlarının hem Kırklareli hem de kendi yörelerinden sergilediği halk oyunlarını, Moldovalı öğrencilerin oynadığı Giresun yöresi karşılama oyunu izledi. ‘Haydi ya Allah’ diyerek sahneye çıkan Endonezya Mehter Takımı gecenin en çok ilgi gören ekiplerinden biri oldu. Mozambikli Henrique, ‘Ben siyah bir gülüm’ derken, Iraklı Erdal Hüseyin, ‘Altın hızma’ türküsünü söyledi. Ukraynalı Anastasya, ‘Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda’ derken, Moğol öğrencinin okuduğu Sakarya Türküsü bütün davetlilere duygulu anlar yaşattı.

Ünlü futbolcu Hakan Şükür, şarkı yarışmasında dereceye girenlerin ismini açıklamak üzere çıktığı sahnede duygulu bir konuşma yaptı. ‘Sahaların sultanı’ anonsuyla sahneye gelen Şükür, ‘inanılmaz bir gurur yaşadığını’ söyledi. Dünyanın birçok ülkesinde büyük kalabalıkların önüne çıktığını belirten ünlü futbolcu, “Ama bu sahneye çıkarkenki heyecanı yaşamadım” dedi. ‘Dünyanın değişik ülkelerinde görev yapan öğretmenlerin önünde saygıyla eğiliyorum’ diyerek başını eğen Şükür’e davetliler alkışlarla cevap verdi.

Geceye katılan ünlü isimler
TBMM Başkanı Köksal Toptan ve eşi Saime Toptan, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Devlet Bakanı Mehmet Şimşek, TBMM Başkan Vekili Meral Akşener, AK Parti Kahramanmaraş Milletvekili Prof. Dr. Mehmet Sağlam, DYP Genel Başkanı Süleyman Soylu, İstanbul Valisi Muammer Güler, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin, Başbakanlık Dışişleri Başdanışmanı ve Uluslararası Stratejik İlişkiler Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu, Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül, eski İçişleri Bakanı Kutlu Aktaş, eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek, eski Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Celal Doğan, Çalık Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Çalık, işadamı İhsan Kalkavan, Ayhan Bermek, TİM Başkanı Oğuz Satıcı, Orka Grup Başkanı Süleyman Orakçıoğlu, Zaman Gazetesi İmtiyaz Sahibi Ali Akbulut ve Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, Cihan Haber Ajansı Genel Müdürü Bülent Korucu, Star Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu, İBB eski Başkanı Ali Müfit Gürtuna, gazeteci Taha Akyol, yazar Beşir Ayvazoğlu, Hilmi Yavuz, Prof. Dr. Orhan Okay, Prof. Dr. Toktamış Ateş, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Suat Yıldırım, Spor dünyasından Hakan Şükür, Arif Erdem, Uğur Tütüneker, İsmail Demiriz, Cihat Aslan, sanat dünyasından Ferdi Tayfur, Necla Nazır, Bedia Akartürk, Yaşar Alptekin, Eşref Kolçak, Beşinci Boyut dizisinin “Salih” karakterini canlandıran Cengiz Toraman, Yeşeren Düşler dizisinde “Halil” karakterli oyuncusu Ali Başar ve Yeşeren Düşler dizisinin “Hazal” isimli oyuncusu Nilüfer Aydan, yapımcı Şahin Özer, iş adamı Nadir Güllü, Mahir Kaynak, Toktamış Ateş, Türk Dil Kurumu Başkanı Şükrü Haluk Akalın, Azeri milletvekili Genira Paşaoğlu, Kazakistan Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Anuvar Tanalinov.

Şarkı yarışmasının galibi kızlar oldu
Şarkı yarışması dalında Orta Asya ülkelerinden 3 kız dereceye girdi. Azerbaycan’dan Hatice Alizade, ‘Ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim ‘le birinci, Türkmenistan’dan Abadan Halmedova, ‘Dön gel bir tanem’le ikinci, Tacikistan’dan Suman Kurbanova da ‘Aldım başımı’yla üçüncü oldu. Şarkı yarışmasının ödüllerini TBMM Başkanı Köksal Toptan verdi. 

Şiir’in birincisi Arnavutluk’tan çıktı

Şiir yarışması dalında birinciliği Arnavutluk’tan Adeila Selimaj Arif  Nihat Asya’nın Naat’ını okuyarak kazandı. Endonezya’dan Anisa Fitria Dewi, Asrın Türküsü isimli şiirle ikinci olurken, üçüncülüğü Sudan’dan Walaa Tarık Mohamed, Türküler Dolusu şiiriyle aldı. Şiir yarışmasının finali önceki gün Bursa’da düzenlenen Türkçe şöleninde yapılmıştı.

Vietnamlı efeler sahnenin yıldızıydı
Halk oyunları yarışmasında Vietnamlı ekip Zeybek oyunuyla birinci seçilmişti. Kayseri’deki final programında ikinciliği Kafkas oyunuyla Azerbaycan, üçüncülüğü de Karadeniz oyunuyla Moldova ekibi kazanmıştı. İstanbul’daki final gecesinde sergilenen oyunlar büyük alkış topladı.

Özel ödüller
Gecede özel ödüller de sahiplerini buldu. Atatürk Türk Dili Ödülü, Kazakistan’ın Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’e, Karamanoğlu Mehmet Bey Ödülü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a, Ali Şir Nevai Türk Dili Ödülü, şair ve fikir adamı Hilmi Yavuz ile Prof. Dr. Orhan Okay’a, İsmail Gaspıralı Ödülü’ne Taha Akyol ile Beşir Ayvazoğlu’na Kaşgarlı Mahmut Türk Dili Ödülü Amerikalı Türkolog Robert Tangffe’ye verildi. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nazarbayev’in ödülünü Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Anuvar Tanalinov, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ödülünü ise Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik aldı. Olimpiyatlara maddi ve manevi destek veren Bülent Arınç’ın başlattığı Meclis özel ödülleri dünyanın değişik ülkelerinden gelen 13 öğrenciye verildi. Gecede Bülent Arınç’a özel teşekkür edilirken, öğrenciler ödüllerini Meclis Başkanı Köksal Toptan’ın elinden aldı.
İbrahim Asalıoğlu – Tuncer Çetinkaya
02 Haziran 2008, Pazartesi
http://www.zaman.com.tr/